13 Aralık 2017 Çarşamba

Tutunamayanlar Üzerine

Bu yazıyı hazırlarken, onlarca sahaf dolaşıp Oğuz Atay ile ilgili sayısı tükenmiş dergi ve kitapları elde etmeye çalıştım, Yıldız Ecevit'in Ben Buradayım - Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası kitabını okuyunca ve yine bir sahafta çok ucuza elde edebildiğim basımı tükenmiş olan Tutunamayanlar 1997/14.baskı elime geçince sarı saman sayfalardan Selim Işık'ı tekrar okumak kaçınılmaz oldu. Atay'ın gençken marksist düşünce etrafında toplanan arkadaşlarıyla çıkardığı Pazar Postası ve Olaylar dergisinin istediğim sayılarını bulamasamda, döneminin Atay ve çevresinde toplanan yazarları ve kitaplarını da okumak kaçınılmaz oldu. Atay'ın Tutunamayan olarak tabir edebileceğim ve onu etkileyen karakterlerini de yakından tanımam gerekirdi. Bazılarını önceden okumuş olsam da, toplumun oyunlarına ve uyumuna ayak uyduramayan karakterleri analiz etmem gerektiğini hissetmiştim. Aylak Adam'dan, Oblomov'a, Kürk Mantolu Madonna'dan, Yeraltından Notlar'a ve Niteliksiz Adam'a kadar uzanan bir yol vardı.   
Hatta bununla kalmayıp kurmaca dünyadaki Selim Işık'ın Oğuz Atay'ın kendisi olduğunu (ki bunu Yıldız Ecevit olmasa asla öğrenemeyecektim) anlayınca, ona olan saygım ve tabi ki benim de bir çok insan gibi topluma ayak uyduramayaşımdan yakınıyor olmam bana Selim Işık'ı asla unutmamam gerektiğini hissettirdi. 

"Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum." (Tehlikeli Oyunlar/Hikmet Benol).

Kirli ve güzel şehrimizin oyunlarına dahil olamamak, kurduğu oyunlara katıl(a)mamak sebebiyle Atay'ın mizahi bir dille Tutunamayanlar'da Selim Işık'ın tutunamayan insanları nitelendirdiği "disconnectus erectus" tabirini bana anlamını hiç unutmamam gereken bir cümle olarak, hayatımın ikinci dersini de kişiliğim ve varlığımı nitelendirdiğini hissederek vücuduma kazıttım. (Diğer dersi Kant'tan almıştım bkz.sapere aude)


Basım Hikayesi


"TRT roman ve hikâye yarışması düzenlemişti (1970). Bu yarışmada roman dalında Oğuz Atay ödül kazanmıştı. Oldukça yoğun bir katılım vardı. Neredeyse tüm yazarlarımızın yarıştığı ödüldü. TRT o yıllarda sanatın her dalında yayın yapan nitelikli bir kurumdu. AKP iktidarı ile kurum yozlaştırıldı. Bugünkü konuma geldi! TRT yarışmasına katılanların tam listesini hiçbir zaman elde edemedim. Oğuz Atay'ın ödül aldığı haberini yarışma sonrası yayınlanan Cumhuriyet Gazetesi'nde  ödül alanların birkaçının adları yayınlandı. Onları anımsıyorum.

Oğuz Atay 'Tutunamayanlar', Melih Cevdet Anday 'Gizli Emir', Abbas Sayar 'Yılkı Atı', Mehmet Başaran 'Elif Diye Bir Türkü' bunlardı Cumhuriyet Gazetesi'nde yazılanlar. Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Orhan Kemal katılmayanlar arasındaydı. Kısa haberde Oğuz Atay'ın dışındaki yazarları tanıyordum. Seçici Kurul Başkanlığı'nı Adnan Benk yapmıştı. Merak edip o gün o haftanın görevli Yazı İşleri Müdürü Çetin Özbayrak arkadaşımı aradım. Oğuz Atay'ı tanımadığımı bu romanını okumam için kendisine nasıl ulaşabileceğim konusunda yardımını istedim. Oğuz Atay'ın Tutunamayanlar romanı diğerleri gibi yayınlanmadan katılmıştı yarışmaya. “Birini gönder vereyim sana” dedi. Yardımcımı gönderdim ve Tutunamayanlar'ı bana getirdi. A4 boyutundaki tek yüzlü kağıda basılı teksirle basılmıştı. Tek yüze basıldığı için seçici kurul üyelerini ürkütmüş olmalı ki çok az kişiden beğeni aldığından ödüle uygun görülmüştü. Öncü romanı seçici kurul yeterince değerlendirebilseydi bana göre birincilik alması gerekirdi. Yenilikleri kaldıramayan kişiler seçici kurulda görev alırsa roman ya da hikâye ödülü gerçek yerini bulmazdı. Diğer ödül alanları okuduğumda Oğuz Atay'ın benzersizliği daha büyük ölçüde ortaya çıktı.

ROMAN’DA DERİN İZLER BULMUŞ GİBİ YOL ALIYORDUM
Sinan Yayınları, Ankara Caddesi üzerinde Babıali'nin tam göbeği sayılan yerde -Vilayet'in karşısında- Güncer Han'ın 3. katındaydı. Güncer Hanı'ın giriş katında üniversite yayınlarını satan bir kitapçı vardı. Onun vitrininde Oğuz Atay adını taşıyan büyük boy Topografya kitabı vardı. Çetin Özbayrak'ı aradıktan hemen sonra indim kitapçıdaki Topografya adını taşıyan kitaba baktım. Oğuz Atay'ın doçentlik tezi için yazdığı kitaptı. İTÜ İnşaat Mühendisliği bölümünü bitirmişti. Yıldız Teknik Üniversitesi'nde öğretim üyesiydi.
Tutunamayanlar'la Sinan Yayınları'nda buluştuk. Odama geçerek okumaya başladım. Okudukça beni sardı. Çıkış saatime kadar durmadan okudum. Telefonlara yanıt vermiyordum. Romanda derin izler bulmuş gibi yol alıyordum. Sanatın hemen her dalında yenilikleri sever onlara özen gösterirdim. Okudukça ilgim artıyordu. Akşam olunca aldım kitabı poşete koyup Nişantaşı'ndaki evime götürdüm. Evde de okumaya devam ettim. Gecenin ilerleyen saatlerinde okumayı bıraktım. Ertesi gün devam ettim okumaya. İkinci gün artık sonuna yaklaşmıştım. Kararımı verdim. Tutunamayanlar'ı yayınlayacaktım. Oğuz Atay'ı aradım telefonu yoktu. Yeniköy'de Mimarlar Sitesi'ne taşınmıştı. Siteye henüz telefon bağlanmamıştı, hiçkimse de telefon yoktu. Üçüncü gün Yıldız Teknik Üniversite'sini aradım. Yarın dersleri olduğunu ve orada olacağını asistanı söyledi. Adımı ve telefonumu verdim. Beni aramasını rica ettim. Çok uygar ve kültürlü bir yazar olduğunu, mesleğinde de başarılı bir öğretim üyesi olarak parlak bir geleceği vardı. Beni aradı. 'Ben Oğuz Atay, beni aramışsınız' dedi. 'Oğuz Bey, Tutunamayanlar'ı okudum çok beğendim. Görüşelim en kısa zamanda bu romanınızı yayınlamak istiyorum' dedim. 'Yarın size gelebilirim, bugün akşama kadar doluyum' dedi. Dersleri vardı. Ertesi gün dediği saatte geldi yayınevinde buluştuk. Romanla ilgili görüşümü ve düşüncelerimi söyledim. Elimde notlar vardı. Gözleri parladı. 'Yayıncı olarak bir siz beğendiniz bu romanımı' dedi. Uzun uzun konuştuk. Gözleri parlıyordu. Yayıncı olarak beğenmeyenlerin hangi yayınevleri olduğunu sordum. Biraz aşağıda Ankara Caddesi üzerinde Remzi ve İnkılâp Kitabevi vardı. Remzi Kitabevi'nin kurucusu Remzi Üliç'ti şimdiki yöneticiler değil. Ama Remzi Yayınevi'nin danışmanlığını Fakir Baykurt yapıyordu. Tek seçici oydu. Sevdiğim bir yazardı Fakir Baykurt. Ne var ki Tutunamayanlar'ın yayınlanmasını uygun bulmamıştı. Biraz aşağısında İnkılâp Kitabevi de yayınlamaya değer görmemişti. Yeri gelmişken hepsini söyleyeyim. Bilgi Yayınevi de geri çevirmişti. Attila İlhan'dı bu kararı veren. Oğuz Akkan'ın Cem Yayınevi de yayına almayanlar arasındaydı. Bir gün sormuştum May Yayınları'nın sahibi Mehmet Ali Yalçın'a. İnsan olarak Babıali'nin yayın alanında önde geleniydi. Basmama nedenini sorduğumda yanıt vermedi. Atilla Tokatlı mı beğenmedi, Selahattin Hilâv mı yoksa Hasan İzzettin Dinamo mu? Yok öyle bir şey dedi, gel bir kahve içelim diye konuyu değiştirdi. Bunları yazıyorum çünkü hiçkimsenin etkisinde kalmadan kitabı ve Oğuz Atay'ı bulup Tutunamayanlar'ı yayınlama kararını kendim vermiştim. Bu ayırt edici görüşümde farklı sanat dallarıyla uğraşmamında etkisi olduğunu söyleyebilirim..."
Böyle anlatıyordu kitabın Sinan Yayınlarından çıkmasına vesile olan Hayati Asılyazıcı.
 

 Tutunamayanlar

      Tutunamayanlar'da dil, roman kahramanlarının mücadele ettiği(boşuna bir mücadeledir bu) tek hasımdır. Roman başlığında da açıkça ima edildiği gibi, anlatı, içerdiği üslup karışımıyla, aslında tutunamamaktadır: Baltalar, keser, ayırır ve tutarlı bir yapı oluşturmamak üzere tasarlanmıştır. Karakterleri parçalara ayırır, hayal edilebilecek tüm diyalog biçimlerine engel olur; hiçbir güvenilir bilgi içermez; yalnızca yarım kalmış metinlerde kendisi olarak yer alır; akla uygun, ikna edici tüm ifade, mübadele ya da iletişim girişimlerinde yenik düşer, ta ki baş kahraman Turgut ve ikizi arasında başlayan şizofrenik diyolağa kadar. Atay'ın Tutunamayanlar'daki dili kasten gürültülüdür, hatta kakafoniktir; yüksek seslidir, şiddetli, aceleci ve hedefsizce saldırgandır.
      Selim Işık, başkalarının dilinin parodisinden başka bir şey olmayan bu yamalı dilin mecburu ve perişanıdır. Gecikerek modernleşmiş bir ülkenin kültürünün mirasçısı, "az gelişmiş bir babanın az gelişmiş oğlu"dur. Bu gecikmişlik ve geriliği aşamadığı sürece, kendine ait bir dil yaratamayacağını bilir. Bir yandan da Batı kültürünün doğal bir mensubu olduğu duygusuyla bu kültürün temsilcilerince ciddiye alınmama korkusu arasında sıkışır ve hareket alanını yitirir. Bu ötelenmenin sorumluluğunu ise kısmen ve nefretle, devraldığı geleneğe atmak ister. Ancak bu az gelişmiş babalardan kalma mirası reddiyesi Selim'e değil, "takib-i macera-i Selimdir bütün şiir" diyen Turgut Özben'e düşecektir: "Hiçbir geleneğin mirasçısı değilim. Olmaz diyorlar. İsyan ediyorum. Az gelişmiş bir ülkenin fakir bir kültür mirası olurmuş. Bu mirası reddediyorum Olric. Ben Karagöz filan değilim." (Tutunamayanlar, sf.550) Turgut, ancak bu mirası reddettikten sonra yazarlığa geçiş yapabilecektir. Tarihi kendiyle başlatmaya mecburdur, evet; ama bir varsıllıktansa bir yoksulluğu ifade eden bu "az gelişmiş" mirasın yükünden de kurtulmuştur.
      Hiçbir şeye yetememe endişesiyle, yazdığı her şeyi yarım bırakan Selim ise kendi ölümünü de anlatma endişesinin son halkası haline getirir. Selim "her işinde olduğu gibi, şarkıları yazamaya da bir Türk gibi başlamış ve bütün iyi niyeti ve çabasına rağmen, İngiliz gibi bitirememiştir.(Tutunamayanlar, sf.159). Sorun başlangıçlarda değil, başlananı sonlandıramamadadır. Her şey eksik kalmaya mahkumdur. Bir sona götürülmeye kalkışıldığı anda ucuzlaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalan sayısız söylem katmanının üst üste yamanmasından oluşan unufak bir dildir onunki. Bu farkındalıkla yaşar, bu eksiklik duygusuyla başa çıkabilmek için dünyayla kurduğu dilsel bağı ironiden bir kalkanla savunur: "Selim Işık, dünü bugünü yarını işte bu ortam içinde öldürdü. Eksiklik duygusunun acısıyla güldürdü. Ucuz düşüncelerindeki ucuz düzen, ucuz romanların ucuz yaşantısı, ucuz huysuzlukların ucuz saplantısı, ucuz ucuz ucuz ucuzdu, dalgın, sinirli, suskun, huysuzdu"(Tutunamayanlar, sf.127)
 
      Konuşmakla olmak arasındaki orantısızlık Tutunamayanlar'da derin ve ağırdır. Kahramanlar konuşarak var olur. Eylem ve insan ilişkileri ancak tali bir öneme sahiptir. Selim bu durumun en uç temsilcisidir. Konuşmak, düşünmek ve okumaktan ibaret olan hayatının karşısında mutlak bir mahrumiyet vardır. Karar almak ve eyleme geçmek korkusu öyle ağır basar ki hayata dahil olamaz. Bu dünya sancısı nedeniyle Selim hayata katılmamış, katlanmıştır.
       Tutunamayanlar, bir intihar mektubuyla başlar. Selim'in mektubunu okuyan Turgut, artık bu dünyaya ait olmayan çünkü yaşamı yadsıyan bu sesin çağrısına bir süre direnir, ama sonra ona kapılır. Arkadaşının intiharının nedenlerini aydınlattıkça evinin dilini yitirir ve dünyayla uzlaşmaksızın orada bir biçimde var olmanın yolun aramaya başlar. Selim'in intiharı her ne kadar onun adım adım ilerleyen depresyonunun, içindeki o "değişmez, bükülmez çekirdek"in onu kaçınılmaz bir biçimde götürdüğü karamsar sonun anlatımı olsa da, temelde, eylemselliğe çağrı niteliği taşır. Tutunamayanlar'da intiharın asıl işlevi budur. Selim'in intihar mektubunu okuyamayız, ama romanın kendisi bu mektubun işlevini görür. Yani Selim'i intihara götüren sürecin ipuçlarını verir. Tıpkı bizim gibi bir oku olan Turgut da Selim'in vedasındaki işaretleri bulup okuyarak alternatif bir hayat dilinin olanaklarını araştırır.






      Ne Yapmalı?

      Oğuz Atay marksist düşünceden etkilendiği yıllarda "Ne yapmalı?" başlığıyla bir el kitapçığı yazar. İçeriği bakımında toplumsal bir yönelim düşüncesi yerine bireyin iç dünyasının düzenlenmesine yönelik bir "Ne yapmalı?" yazısı ortaya çıkınca solcu arkadaşları onu pek dikkate almaz. İnsanların maddesel düzlemde sahip oldukları her şeyin eşit olarak paylaşılmasından yola çıkan, kimi yerde kutsal kitap etiğiyle koşutlanabilecek bir içeriğe sahip olan sosyalist ideolojinin toplumdaki öncülerinin çoğu, daha ilk adımda kişilik zayıflıkları göstermişlerdir. "Ne yapmalı"nın yazarı Oğuz Atay'ın da metninde söylemeye çalıştığı budur. Çevresine ve oluşturdukları birlikteliğe olan inancı ne ölçüde güçlüyse, yaşadığı olaylar sonucunda dibe vuruşu da diyalektik olarak o ölçüde güçlü olur Atay'ın: ülkesinin aydınına olan güvenin yitirir. O kitapçık Atay'ın geride bıraktıkları arasında yer almaz. Ancak Tutunamayanlar'da Selim Işık "Ne yapmalı?" başlığı altında bir yazı yazar.
      Turgut Özben'in peşine düştüğü metinler arasında, Selim'in yazmaya başladığı ve tabii ki yarım bıraktığı "Ne yapmalı?"nın ayrıcalıklı bir yeri vardır. Bu metinde Selim, kurulu düzene kayıtsız bir suskunlukta teslim olmak ya da köklü bir eylem gerçekleştirip düzenin dışına çıkmak üzere kafa yorar. Çözüm, değişimi öncelikle bireyin yaşantısında başlatmaktır. Ancak bu metnin Tutunamayanlar'da teşkil ettiği yerin önemi salt içeriğiyle açıklanamaz. Çünkü Tutunamayanlar'ın yoğun metinlerarası göndermeleri arasında bu metin, Hamlet'in ünlü tiradının başlangıcını da anıştırmaktadır:
      "Ne yapmalı?" Bugüne kadar sürdürdüğüm gibi, çevremdeki kişilerin davranış ve tutumlarını bilinçsiz bir aldırmazlıkla benimseyerek bu renksiz, kokusuz varlıkla yetinmeli mi; yoksa, başkalarından farklı olan, başkalarının istediğinden çok farklı, köklü bir eylem isteyen gerçek bir insan gibi bu miskin varlığı kökten değiştirmeli mi?"(Tutunamayanlar, sf 95)
      Uğradığı haksızlığın acısıyla her gece sabaha kadar bir parya gibi dolaşan, kendi işini kendi göremeyen, yitik ve zavallı bir hayalet babanın oğlu olan Hamlet'in, Selim Işık için önemi açıktır. Hamlet'in babasından devraldığı tek şey adaletsizlik ve iktidarsızlıktır. Kararsızlığın ve eyleme geçemeyişinin temelinde de eksiklik ve haksızlığa uğramışlık duygusu yatmaktadır. "Ne yapmalı?" sorusu, kendi açmazlarının ve sıkışmışlığının nedenini çoktan bulgulamış kahramanın bir sonraki hamleye geçmeden önce sorduğu ilk sorudur.
      Çevresel koşulların "renksiz, kokusuz, miskin" bir varlığa dönüştürdüğü birey, çevresel koşullarla ima edilen düzenin dışına çıkmadığı sürece yaşama alanı da bulamayacaktır. Selim Işık "bir doğa varlığı gibi" doğuştan bir tutunamayan, bir ex-centric olduğu için düzenin içinde soluk alamamaktadır. Düzenle arasındaki çatışmanın olmasının ve eyleme bir türlü geçememesinin nedeni de budur. Turgut ise Selim'in intihar nedeninin peşine düştüğünde, roman boyunca "Selimlik" diye adlandırılan, fragmanlara bölünmüş, bir bütünden çok parçaları eksik bir yapbozu anımsatan ana metnin okuru olmuştur artık. Zamanla bir hakikat arayışına dönüşen bu okurluk serüveni, Turgut'u içinde bir "Yumuşaklar Kralı" olarak hüküm sürdüğü düzenden uzaklaştıracak ve böylece Turgut her yeni metni bulup çıkardığında, kurulmuş bir düzeni bozarak ilerleyecektir. Selim için bir tercihten çok kendi doğasının zorunlu bir getirisi olan tutunamama, Turgut'un durumunda bir tercih, hatta bir görev, yani bir eylem halini alır. Selim'in yarım bıraktığı, çünkü bitirmeye gücünün yetmediği dili Turgut tamamlayacak, yaratmaya gücünün yetmediği dili Turgut yaratacaktır. Zamanla, evinin dilini bile isteye terk edip soytarının dilini konuşmaya başlayacaktır.
"Yeni bir dilbilgisi kitabı çıktı mı bugünlerde? Öznenin, yüklemin filan başka bir düzen içinde yerleştirilmesini sağlayarak beni istediğim anlama kavuşturacak böyle bir kitap. Ne diyorlarsa, yalnız onu demek isteyenler için geliştirilmiş düşünce ve ifade kuralları ne zaman bulunacak?"(Tutunamayanlar, sf 698)







Oğuz Atay ile Tutunamayanlar Üzerine Bir Röportaj 

1970 TRT Roman Ödülü’nü kazanan ilk romanınız Tutunamayanlar’a karşı eleştirmenlerimiz genellikle yaklaşmaktan kaçınır bir tavır takındılar. Romanınızı ödüllendiren TRT seçici kurul üyesi edebiyatçılarımız da bu suskunluğa katılır göründüler. Tavrı bütün olarak nasıl yorumluyorsunuz?
Eleştirmenlerimizin, daha doğrusu uzun süredir yazmayanların dışında olanların kafasında belirlenmiş, sınırları çizilmiş bir roman tanımı var sanıyorum. Bu yüzden bir kitabı bu ölçülere uyup uymamasına göre değerlendiriyorlar. Belki de benim yazdığım, bir bakıma karmaşık ve alışılmadık sayfalar için henüz yeni bir kalıp bulamadılar.

Oğuz Atay, romanınızın yapı, içerik ve anlatım çeşitliliği bakımından alışılandan farklılığı hemen dikkati çekiyor. Anlatım özelliğindeki değişiklikler, sıçramalar ve hız okurun romana girmesini bir ölçüde güçleştirmiyor mu? Bu, okurla aranızda kurmak istediğiniz bağ bakımından düşündürücü değil mi?
Ülkemizde okur sayısı oldukça düşük. Büyük kalabalıklarla bağ kurduğu sanılan romanların bile aydınların dışında bir okuyucu kütlesi bulunduğunu sanmıyorum. Üstelik aydınlar, bir de kendileri hakkında yazılanları okumak zorunda. Bu bakımdan benim gibi yeni yazmaya başlayan birini arayıp bulmak ve alıp okumak zahmetinin üstesinden gelmiş okuyucuların, ilk bakışta yorucu görünen sayfalar arasında güçlük çekmeyeceğine güveniyorum. Okur yazarı az olan ülkemizde bile, okuyucular böyle bir kitap yayımlandığını haber alırlarsa, birçok yazarımızın aklından bile geçiremeyeceği bir yetenekle daha neler neler okuyabileceklerine inanıyorum. Okuyucuyu yeteneksiz sayarak yazmak istediklerini sadeleştirme çabasına girişenlerin de neden oturup yazdığını anlamıyorum.

Tutunamayanlar ile ne yapmak, neyi vermek istediniz?
Tutunamayanlar ile çok basit bir iş yapmak istedim; insanı anlatmayı düşündüm. Kapalı dünyalar içinde yaşayan yazarların bile bu cümleye hemen isyan edeceğini, “Peki herkes ne yapıyor?” diye öfkeleneceğini bildiğim halde bu basit gerçeği söylemekten kendimi alamıyorum. Ben, kahramanlarımın iplerini istediği gibi oynatarak insanlardan kuklalar yaratan büyük romancıların yeteneklerinden yoksunum. Roman kahramanlarına uygulayacak büyük nazariyelerim, onları peşinden koşturacağım büyük ülkülerim yok. Ya da insanlara, özellikle tutunamayanlara saygım büyük olduğu için, acıyorum onlara; böyle büyük büyük meselelerin makale, inceleme, deneme gibi yazı türlerinin konusu olduğunu sanıyorum.

Tutunamayanlar’dan Selim Işık kimdir?
Selim Işık, birçok tutunamayanın bileşkesidir. İntihar eden bir arkadaşım, Ural var; ama bütünüyle Selim Işık o kadar değil. Belki ben varım (bu cümleyi yazmayın). Adlarını yazmanın sakıncalı olduğu birçok arkadaşım var. Herkesin “tutunan” olmak istediği bir ülkede tutunamayanlığı seçen Selim Işık’la yakınlığının olması birçok kimseye dokunur diye onların adlarını saymak istemiyorum. Selim öldü. Selimlik de ölmüştür. Başarının insanı sevimsizleştirdiğini yazmıştım bir yerde; fakat tutunamayanlığın sevimliliğine de kimsenin yanaşmadığını görüyorum. Neden yanaşsınlar? Bir arkadaşımın dediğine göre, ben romanda herkesi bir bakıma tutunamayanlığa çağırıyormuşum. Henüz bir karşılık alamadım.

Ya Turgut Özben?
Turgut Özben’in durumu farklı bir bakıma. Turgut, bütün çabasına rağmen tutunamıyor. Bu açıdan Selim kadar akıllı değil. Belki de Turgut, bir kişinin, bir tutunamayanlar prensinin ortaya çıkarak, hepsi adına sonuna kadar dayanmasını istediği için kata, arabaya ve küçük burjuva nimetlerine boş verip tutunamamayı seçiyor. Selim’le birlikte Selim öldükten sonra yola çıkıyor. Son olarak bir trende görmüşler onu. Belki yolculuğu bitmemiştir daha.


Bir de hikâyeniz yayımlandı. Yeni Dergi’nin, Eylül 1972 tarihli sayısında. Roman ve hikâye bağlantısı üstüne düşündükleriniz? Bugün hâlâ ayrı türler olarak tanımlanabilir mi?
Bugünlerde hikâye yazıyorum. Kısa yazmaktan başka bir meselem yok; çünkü 60 sayfalık bir hikâye yazdım, bastırması güç oluyor dergilerde. Romanda şiir, oyun, makale (hepsi uydurma elbette) gibi birçok türden yararlanmıştım. Romanın bu bakımdan hikâyeden farklı imkânları var herhalde. İkinci romanım Tehlikeli Oyunlar’da özellikle oyun parçaları var. Bunun dışında, bu iki tür arasında farklar varsa onu eleştirmenler daha iyi bilirler.

Yazarlarınızı açıklar mısınız? Neden sevdiğinizi, gerekçeleriyle?
Sevdiğim yazarların başında Kafka ve Dostoyevski’yi sayarsam, Tutunamayanlar’ı okuyanlar için şaşırtıcı olmaz herhalde. İnsanı, bu arada Selim Işık’ı yalnız bırakanların dünyasında böyle yazarlara da tutunamazsak sonumuz ne olur? Gonçarov’un Oblomov’u, bir zamanlar hepimizi çok sarsmıştı. Stendhal, Laclos, George Eliot, Henry James, Melville, Nabokov gibi ustalardan da etkilendiğimi sanıyorum. İnsan roman yazmak istediğinde bir yazarın dediği gibi, başka romanlara heyecan duyarak kapılıyor. “Hayatı roman” olanların yazdığı pek görülmüyor.








      Oğuz Atay 1968 yılında, Sevin Seydi'yle paylaştığı Beyoğlu’ndaki evde Tutunamayanlar romanını yazmaya başladığında, Türk edebiyatında o güne değin birkaç kez hafifçe aralanmasına karşın kimsenin açamadığı bir kapıyı ardına kadar açtığının bilincindedir. Bu, 20. Yüzyılın ilk yarısında batı edebiyatında gerçekleştirilmiş olan ve daha sonra modernizm adını alan büyük estetik dönüşüme açılan yolun kapısıdır. Geçtiğimiz yüzyılın başlarında yeni bir romantizm ve biçimcilik anlayışı ile birlikte ortaya çıkan ve geleneksel estetik ölçütleri tersyüz eden bu gelişme, edebiyatta köktenci bir yeniden yapılanmayı birlikte getirdiği için bir devrim olarak da adlandırılır. Joyce, Kafka, Proust, Musil, Woolf, Faulkner gibi edebiyat sanatçılarının başı çektiği yolda giderek ivme alan bu yeni kanon, edebiyatı farklı bir boyuta taşırken, kendi kabuğunun içinde dış etkenlere kapalı Türk edebiyatı, olan bitenden fazla etkilenmiş görünmüyordur.
      Tutunamayanlar, zamansal art ardalığın montaj kalıplarıyla delindiği, iç ve dış dünyalar arasındaki sınırların ortadan kalktığı, farklı ontolojilerdeki gerçeklerin farklı biçim ve anlatım öğeleri aracılığıyla aktarıldığı bir romandır. Bu metnin odağına yerleşen, toplumsal sorunlar değil, insanın iç dünyasıdır. İnsan bilincinin kıvrımları, bilinçaltının labirentleri ve Carl Gustav Jung’un deyişiyle, onun “ortak bilinçaltı”nın arketipleri imgeleşiyordur roman dokusunda. Roman, çeşitli gerçeklik düzlemleri ve ontolojik katmanların iç içe geçtiği kaygan bir zemin üzerinde yol alır. Atay metnini, bir sonraki romanında da kullanacağı, üç anlatı düzleminden oluşan bir ana yapı planının üzerine oturtur: 1) Metnin reel gerçeklik düzlemi: Turgut’un, Selim’in ölüm nedeninin ardına düşüp onun çevresiyle konuştuğu bölümler; Turgut’un yolculuğu ve çerçeve metinler (romanın başındaki açıklamalar ve romanın sonundaki Turgut’un mektubu). 2)Roman kişilerinin yazdığı metinler: Şarkılar, açıklamalar, günlük notları, ansiklopedi maddeleri... 3)İç dünya düzlemi: Anılar, iç konuşmalar… Ancak bu düzlemler, romanda kesin sınırlarla birbirinden ayrılmış değildir, birçok yerde birbirinin içinde erir. Örneğin, ilk bölüme koyduğumuz Turgut’un yolculuğu reel düzlemde yapılıyor gibi görünse de bir iç dünya yolculuğu olduğundan aynı zamanda üçüncü bölümün de bir parçasıdır. “Metnin reel gerçeklik” bölümünde sınıflandırdığımız çerçeve öyküler de yine böyle bir karakter gösterir. Romanın üstkurmaca yapısının bir ürünü olan, yalnızca  Selim ve Turgut’un değil, metnin dışına çıkarak meta düzlemde Tutunamayanlar'ın da öyküsünü anlatmayı amaçlayan bu çerçeve metinler, aynı zamanda roman kişileri tarafından üretilmiş olduğundan, ikinci bölümün de ürünüdürler. Tüm gerçekliklerin birbirine karıştığı bu kaygan zemin, her türlü sistemleştirme denemesine karşı koyar.
       Böyle bir metnin, geleneksel romanlarda olduğu gibi, belirgin bir anlamı okuruna mesaj niteliğinde iletesi olanaklı değildir. Roman, alışılmışın tersine, içinde etik ya da ideolojik bir mesaj taşıyan, “acaba sonu ne olacak” diye merak eden okurun soluk soluğa son sayfaya ulaşmaya çalıştığı bir öykü anlatmıyordur. Gerçi yazar bir öykü anlatıyor gibi yapıyordur ama 668 sayfalık bu romanda anlatılan, bir iki tümceyle özetlenebilecek hafiflikte, hiçbir heyecan/gerilim taşımayan ve yarıda kalmış izlenimi uyandıran bir öyküdür. “Turgut, arkadaşı Selim’in intihar ettiğini öğrenir, bunun nedenini bulmaya çalışır, sonra kendisi de ortadan kaybolur”.
      Bu iskelet öykü çevresinde ise alışılmadık bir dil kalabalığı içinde metinler metinleri doğuruyor, yazar kabına sığmaz bir biçimde dille oynuyor, anlatmanın çoşkusunu yaşıyordur. Oğuz Atay, yaşamından toplayıp bilincinde biriktirdiklerini: yaşantılarını, anılarını, duygularını, düşlerini, düş kırıklıklarını, özlemlerini, yaşadığı kentin/ülkenin/toplumun renklerini; ilk gençliğinden bu yana okuduğu sayısız kitaptan sıradışı alım gücüne sahip belleğine kaydettiği bilgileri, tekerlemeleri, şarkı sözlerini, şiirleri, romanların etki alanının içine çeken kurgu/biçim/dil oyunlarını, motif parçacıklarını kendi yaratıcılığının süzgecinden geçiriyor; onlardan, her satırında kendi imzası olan yepyeni, alışılmadık bir metin üretiyordur. Bu kabına sığmaz metin; tüm yaşam birikiminin, - romanın oylumu göz önüne alındığında- bir yıl gibi çok kısa bir sürede, büyük bir hızla, hiç beklemeden artistik potaya boşaltılmasıyla oluşur; 34 yaşına değin sanatsal gücünü hiç dışarıya sızdırmadan içinde saklamış yaratıcısının edebiyat alanındaki ilk ürünü olmanın çoşkusunu, kalabalıklığını ve acelesini içinde taşır.

      Oğuz Atay’ın Olric’i gerek efendi-uşak ilişkisinin neden olduğu gerekse Olric isminin getirdiği ses uyumundan kaynaklanan çağrışımlar nedeniyle çok sayıda metinlerarası yorum alır. Edebiyat bilimci Berna Boran, Charles Dickens’in “Büyük Umutlar” romanındaki Olric’le ve “Hamlet”teki Yorick’le koşutluk kuruyordur. Yazar Orhan Pamuk ise “Olric’in Tristram Shandy’nin Yorick’ine ne kadar benzediğini ek bilgi olarak veriyorum” diyordur. Ekşi sözlük’teki bir okuru “Robert Musil’in Niteliksiz Adam’ının Ulrich’ini anımsatır Olric” demektedir.  Belki de Oblomov’un Zahar’ı ya da Ivan Karamazov’un sanrısal kişisidir Olric, ya da bunların hepsinin bileşkesinde kurmaca dünyaya gözlerini açmış biridir, hepsinin kurmaca çocuğudur. Oğuz Atay’ın kendisi de metnin içinden oyuna katılıyor, onu edebi çalıntıyla suçlama potansiyelini taşıyan geleneksel edebiyat okurunun/eleştirmenin gözünün içine baka baka Olric’e “yoksa Osric miydin?”(Tutunamayanlar sf.247) diyor, “Hamlet”in Osrick’ine açık göndermede bulunuyordur.


 




Tutunamayanlar Kimlerdir? 


"Tutunamamaktaki asıl mesele en altta olmak değil, en dışarıda olmaktır; oyuna girememektir, oyunda yer alamamaktır. Tutunamayanlar, yanlış yollara koyulurlar ve hedeflerini yoldayken bulmayı umarlar." 
 
      Tam olarak ne olduğu romanda belirgin konturlarla çizilmemiş olsa da tutunamayan kişi, çoğunlukla bir takım ruhsal –kimi kez de maddesel- özellikleri nedeniyle toplumdaki güç/para/prestij çarkının bir dişlisi durumuna gelememiş olan insandır; toplumda tutunamayan biridir. Dürüstlük/çıkargözetmezlik/saydamlık gibi yüce özellikleri nedeniyle yoz bir toplumsal düzene tutunamaması, onu kuşkusuz Selim gibi üst düzey bir tutunamayan yapar. Ama tutunamayanların tümü böyle yüce özellikler taşımazlar. Günlüğünde bu konuda düşünmeyi sürdüren Oğuz Atay şöyle diyordur: “Onların bilinçli olarak sezemedikleri iç dünyalarını biraz anlayabildiğimi sanıyorum. İçlerinde kötülerine de rastladım, ya da çoğunun kötü oldukları anları gördüm.(Günlük sf.254) Kimileri tutunamamayı, kendilerinin isteyerek yaşama geçirdikleri bir erdem olarak göstermek isteseler de “aslında hayattan çıkarları olduğu ispat edilecektir, çıkarlarını korumak için canları çıktığı halde bunu beceremedikleri için, çıkarlarıyokmuşda –birşeybeklemiyormuşçasınagillerden göründükleri yüzlerine vurulacaktır.”(Tutunamayanlar sf.175). Tutunamamak etik bir kategori değildir. “Tutunamayan olmak iyi midir, kötü müdür” diye bir soru sorulamaz. Çünkü tutunamayanlar başka türlü olamadıkları için öyle olmuşlarıdır. Bir tek bu açıdan birbirine benzerler.
      Toplumdaki normların dışında yaşayan, bir çoğu ruhsal yönden patolojik tanılara açık bu insanların ortak özellikleri, ezildikleri bir toplum düzeni içinde acı çekiyor olmalarıdır. “Selim gibi görünmenin bana neye mal olduğunu bir bilseler. Yatağın içinde büzülmüş bu satırları yazarken nasıl kahramanca bir dayanma gösterdiğimi farketmiyorlar. Kimse karşıdakinin parçalanışını görmek istemiyor” (Tutunamayanlar sf.554) diyordur Selim. Tutunamayanlar, yaşamdan da toplumdan da sürekli dışlanan insanlardır; “cennetteki muhallebici de garson onlarla ilgilenmeyecektir. Ağız tadıyla bir keşkül yiyemeden masadan kalkacaklarıdır. Gene de garsona bir bahşiş bırakmak zorunda kalacaklardır”(Tutunamayanlar sf.176). Onlar toplumda yer edinemedikleri için zengin değillerdir. Atay da tutunamayanların “hiç olmazsa bir süre için fakirleşmeleri söz konusu”(Günlük sf.254) diyordur. Genelde bedensel ya da ruhsal sorunlar yaşarlar ve çoğunlukla da yaşamdan erken ayrılırlar.
Atay'ca kara-mizah olarak ironik bir şekildeki tanımı "disconnectus erectus"tur.




6 Eylül 2017 Çarşamba

Üç Tür Uygulamalı Stoacı Meditasyonu Üzerine


Stoisizm felsefesi gözde bir konumda. Bende birkaç yıldır pratiğini yaptığım ve kullandığım, 3 çeşit en faydalı ve uygulanabilir mental egzersizi/meditasyonu paylaşmak istiyorum.


Metot 1: Yukarıdan bir bakış


"Sana sıkıntı veren yüzeysel şeylerden kendini kurtarmaya gücün yeter; çünkü bunlar yalnızca senin imgeleminde vardır; o zaman tüm evreni kucaklamak, öncesiz sonrasız zamanı kavramak, her şeyin hızla dönüşümünü ve doğumla ölüm arasındaki mesafenin ne denli kısa, doğumdan önceki zamanın ne denli, uzun olduğunu, ölümün ardından gelecek zamanın da nasıl eşit ölçüde sınırsız olacağını kavramak için geniş bir yer açacaksın kendine."

-Marcus Aurelisus

Marcus Aurelius bize "yukarıdan bakış" egzersizini kullanmamızı öneriyor. Bu egzersiz kendimizi üçüncü bir şahıs tarafından gözlememizi içeriyor. Bu bakış açısıyla, kendimizi merkezde tutarak uzaklaşmaya başlıyoruz. Merkezde kaldığımızı düşünerek evren ölçeğine gelene dek kendimizi yukarıdan gözlüyoruz. Örneğin, ilk yukarıdan bakış açınız, evinizin çatısından başlayabilir. Daha sonra yükselerek sokağa yukarıdan bakarak ve gitgide oturduğunuz ilçenin, ilin, ülkenin yukarıdan bakış açısıyla kendinizi gözlemleyin. Ta ki dünya bir yıldız olarak gözükene dek bu egzersizi yapın.
Bu ölçekle, anlamsız problemlerimiz için daha güçlü bir perspektif yakalayabiliriz. Çünkü evrenin farkındalığı, problemlerimizle kıyaslandığında gözümüzde çok büyük ölçüde küçülecektir. Örneğin, biri kalbinizi kırdıysa veya size hakeret ettiyse ve bunlardan dolayı üzülüyorsanız, bu egzersizi deneyin. İşe bakış açısı girdiğinde duygusal çöküntülerin üstesinden gelmek daha kolaydır.


Metot 2: Negatif Canlandırma

"Lucilius, zaman dışında hiçbir şey biza ait değil. Doğa bize bir tek bunun sahipliğini bağışladı. Bu öylesine uçup kaçan bir şey ki kim istese onu bizim elimizden alabilir. Şu ölümlüler ne alık oluyorlar. Kolayca yerine koyabilecekleri  en ucuz, en yararsız şeyleri almayı, bunları geri ödeme yükümlülüğünü kabul ediyorlar; ama en değerli malı  -zamanı- alıyor, sonra kendilerini borçlu saymıyorlar. Oysa zaman en onurlu borçlunun bile geri ödeyemeyeceği  bir borçtur. "

-Seneca

Negatif canlandırma, ismine rağmen, eğer devamlı kullandırsanız olağan mutluluk seviyenizi yükseltecek bir egzersiz. Bu egzersiz, hayatınızda vezgeçilmez olan bazı şeyleri kaybettiğinizde hissedeceğiniz hisleri düşünmenizi sağlar.

Egzersiz sırasında şunları göz önünde bulundurabilirsiniz;
-Yaşayacak bir evin olmasaydı nasıl hissederdin.
-Şimdiki sosyal kimliğini yitirsen nasıl hissederdin.
-Üçüncü dünya ülkelerinden birinde yaşasaydın nasıl hissederdin.
-Fiziksel bir engelin olsa nasıl hissederdin.
-Sevdiğin birini kaybetseydin nasıl hisserdin.

Bu egzersiz illa karamsar veya hastalıklı hissetmelisiniz demek değil, sadece bakış açınızı olabilecek bazı şeylere genişletmek demek. Ne kadar şanslı olduğunuzu farketmenizi anlamanız demek. Aynı zamanda sizi, hayatta olabilecek bu tür kötü senaryolara da hazırlaması demek. Bu düşünceleri çok fazla düşünmenize gerek yok, sadece zaman zaman böyle şeylerin olabilceğini düşünün.
Bu egzersiz hayatınızdan kaybolabilecekleri düşündükçe, hayata ve elinizdekilere karşı minnet duygunuzu kuvvetlendirecektir. Minnet duygusu "hedonik adaptasyon" sebeybiyle önemlidir. Kısaca, insanın her zaman kendi mutluluk eşiğine dönme eğilimini tanımlayan bir terimdir.
Eğer lotoyu kazanır ve bir milyoner olursanız, başlangıçta mutluluk seviyeniz bir süre için çok yükselecektir. Fakat, bu yaşam tarzına alıştığınızda ise, tüm yeni aldıklarınıza rağmen yine de temel mutluluk seviyenize dönceksinizdir. Minnet duygusu bu dönüyü kıran şeydir, attığınız her yeni adımdan zevk almanıza izin verir. Bir kutu ya da bir lamborgini'ye sahip olsanız da minnettar olabilirsiniz. (Hedonik adaptasyon ile ilgili daha fazla bilgi için tıklayın.)

Metot 3: Gönüllü Rahatsızlık

"Bunun yanında, o boğa birdenbire cesur olmadığı gibi, insanlarda birdenbire kahraman olmaz; eğer bir kış idmanına başlayacaksa iyi hazırlanılmalı ve kendisi için uygun olmayan durumlarda tedbirsiz bir şekilde atlayıp perişan olmamalı."

-Epictetos

Son egzersiz bize Epictetos tarafından tavsiye ediliyor. Adıda "gönüllü rahatsızlık". Bu egzersizde, kendimizi kasten bizi rahatsız eden durumlara sokacağız. Kendimizi eğitmek amacıyla rahat bölgemizden çıkıp özsaygımızı kazanacağız. Aşağıda örnek verdiklerim gibi birçok "gönüllü rahatsızlık" egzersini deneyebilirsiz;

-Soğuk duş almak
-Mastürbasyonu bırakmak
-Sabahları egzersiz yapmak
-Kazak giymeden soğukta dolaşmak
-Bir gün boyunca aç kalmak
-Yerde yatmak

Tüm bu şeyler sizin rahatlıkla olan ilişkinizi değiştirecektir. Bir kez rahatlama ihtiyacınızı aştığınızda, hayat daha kolay hale gelecektir. Hedeflerinizi belirlemek ve onlara sadık kalmak çok daha kolaylaşacaktır. Çoğu insan "rahatsız olma" konusunda şikayet etmeye başladığında, siz etmeyeceksiniz. Kendinizi tam anlamıyla bir asker gibi eğiteceksiniz. Bu metot sizi hayata karşı güçlü kılacaktır.
Sonuç olarak, hayat size elbet zarar verecektir. Siz de fırtınaların üstesinden gelmek için hem fiziksel hem de mental olarak hazır olmalısınız.


Notlar:
-Çeviri bana aittir, motamot çeviri değildir, eklemelerim vardır. 
-Seneca'dan alıntılanan metin orjinal makaleye dahil değildir. Egzersize uygun olduğunu düşündüğüm türkçe metni ben ekledim. Orjinal alıntı aşağıdadır. Benim alıntımın ingilizce versiyonu ise şu şekildedir;
"Nothing, Lucilius, is ours, except time. We were entrusted by nature with the ownership of this single thing, so fleeting and slippery that anyone who will can oust us from possession. What fools these mortals be! They allow the cheapest and most useless things, which can easily be replaced, to be charged in the reckoning, after they have acquired them; but they never regard themselves as in debt when they have received some of that precious commodity, – time! And yet time is the one loan which even a grateful recipient cannot repay."
-Makale kaynağı;
https://dailystoic.com/practical-stoic-exercises/
-Orjinal Makale;


Stoicism philosophy is on the rise. I have been practicing it for a couple of years now and would like to share 3 of the most effective and practical mental exercise/meditations that I have used.

Method One: A view from above

‘You can rid yourself of many useless things among those that disturb you, for they lie entirely in your imagination; and you will then gain for yourself ample space by comprehending the whole universe in your mind, and by contemplating the eternity of time, and observing the rapid change of every part of everything, how short is the time from birth to dissolution, and the illimitable time before birth as well as the equally boundless time after dissolution’
Marcus Aurelius
Marcus Aurelius advises us to perform an exercise called ‘view from above’. This exercise involves us envisioning ourselves from the third person. In this vision, we zoom out while keeping ourselves in the centre. We continue zooming out and contemplating the scale of the universe. For instance, your first zoom might encompass a view of you from above the roof of your house. Increase the magnitude and you might see a view of your street, increase the magnitude and you might see a view of your country. Keep going until you can picture a view of Earth from the stars.
With this scale, we can gain a better perspective on the insignificance of our problems. When compared to the universe whatever problems we might appear incredibly trivial. For instance, if you were feeling down because a girl flaked on you or someone insulted you, try this exercise. It is far easier to overcome the emotional hurdles we experience when we put things into perspective.

Method Two: Negative visualization

‘Remember that all we have is “on loan” from Fortune, which can reclaim it without our permission—indeed, without even advance notice. Thus, we should love all our dear ones, but always with the thought that we have no promise that we may keep them forever—nay, no promise even that we may keep them for long.’
Seneca
Negative visualization despite the name is an exercise that will increase your default level of happiness if practised consistently.The exercise consists of you envisioning what it would feel like if you lost certain things from your life. Some of the things that you could consider during the exercise are:
• How it would feel to not have a roof over your head.
• How it would feel to lose social status.
• How it would feel to live in a third world country.
• How it would feel to have a physical disability.
• How it would feel to lose a loved one.
This exercise is not meant to be dark or morbid, it’s meant to put things into perspective. Allowing you to see how lucky you truly are. It also prepares you for the worst case scenarios in which one of these things does happen. You are not meant to fixate on these thoughts, but consider them from time to time.
This is a very practical way for you to practice gratitude, naturally, when you consider things being removed from your life, you start to gain a sense of gratitude. Now gratitude is important because of a thing called ‘hedonic adaptation’, basically, it’s a term that defines the tendency for humans to always go back to their default level of happiness.
If you won the lotto and became a millionaire, your base level of happiness will increase for a while. However, when you become accustomed to the lifestyle, despite all the new toys, you will return to your base level. Gratitude breaks this pattern, allowing you to enjoy each step on the ladder. You can be grateful when you own a box, and you can be grateful when you own a Lamborghini Avendator.

Method Three: Voluntary Discomfort


‘But neither a bull nor a noble-spirited man comes to be what he is all at once; he must undertake hard winter training, and prepare himself, and not propel himself rashly into what is not appropriate to him’
Epictetus
The last exercise has been advised to us by Epictetus. It is called ‘voluntary discomfort’. In this exercise, we are going to deliberately put ourselves through uncomfortable situations. We will do this in order to train ourselves to not hold onto comfort with such high regard. We can perform voluntary discomfort in a number of ways. Some suggestions are:
• Cold Showers
• Exercising in the morning
• Walking in the cold without a jumper
• Fasting for a day
• Sleeping on the floor
All these things will change your relationship with comfort. Once you overcome the need for comfort, life will become much easier. Setting your goals and sticking to them will be far easier. When most people complain about being ‘uncomfortable’, you won’t be able to relate. You are literally training yourself to be like a Navy Seal. This method will harden you up for life.
Eventually shit will hit the fan at some stage during your life. You want to have to mental and physical fortitude to weather the storm.

31 Ağustos 2017 Perşembe

Keşiş Modu Nedir? (What is Monk Mode?)

    Keşiş Modu Nedir? 



Daha Güçlü, Daha Akıllı, Daha Arınmış hissetmek için;

Keşiş modu, değerinizi farkedebileceğiniz, kişiliğinizi yükseltebileceğiniz bir arınma biçimidir. Birçok insan hayatına entegre etmeye çalıştığı onlarca "kişisel gelişim" alışkanlıklarını devam ettiremiyor, çünkü bu kişilerin psikolojik problemleri, kendisi dışında dert ettiği onlarca olay ve olgu var. Bu olay, olgu ve kişiler kolayca dikkatini dağıtıyor ve kişi tekrar kabuğuna çekiliyor.

Keşiş modu, yalnız ve yalnız insanın kendisine yöneldiği, zamanın değerinin farkına varıldığı, bir insan olarak "ne yapmalı?" sorusunu insanın kendine sürekli sorduğu ve cevabını yine kendisinin bulduğu ve yine kendinden başka hiçbir kişinin onu anlamayacağı farkındalığı yakaladığı çok uzun süren bir meditasyondur. Aslında buna meditasyon demek yerine kısa süreli bir yaşam biçimi demek daha doğru olur ancak ben açıkladıkça, siz kafanızda daha doğru bir kelimeye oturtursunuz.

Keşiş modunun en büyük artılarından biri insanın kendi gücünün farkına varması ve bu gücü kontrol edebilmesiyle, bir nevi şahsa münhasır benlik saygısı kazanılmasıyla son bulur. Benlik saygısını kazanan insan, duygusal olarak sağlam, olaylara karşı kontrollü davranır. 


    Keşiş Modunun Hedefi Nedir?

Keşiş modu, yeni bir dil öğrenmek, iş bulmak, hobi edinmek vb bir şey değildir. Keşiş modu bir akıl arınmasıdır. Kişiliğinizi kendi gözünüzde yüceltmektir. Bir farkındalıktır.

İki temel katkısı olacaktır;
-Kişisel farkındalık: Kim olduğunuzu ve ne istediğinizi bulma.
-Kişisel yeterlilik: Yaşamak için, mutlu olmak için ihtiyacınız olanın kendiniz olduğu farketme.

    Bu moda nasıl gireceksiniz?

Eğer yalnız bir kadın veya erkekseniz. Yapmanız gereken ilk şey keşiş modu boyunca kadın/erkek aramaktan vazgeçmek. Eğer bir sevgiliniz varsa bir bahane uydurup 6 ay boyunca önemli bir projede bulunacağınızı veya dil öğrenmek için yalnız kalmanız gerektiğini söyleyin. Asla ama asla kendiniz dışında hiçbir kimse keşiş modunda olduğunuzu bilmemeli. İnsanlar bunu anlattığınızda sizin depresif hatta intihara meyilli biri olduğunuzu bile düşünebilir. Unutmayın bu bir zen budizmi arınma biçimidir. Gerçekten kötü hissediyor, hayatınıza yeni bir sayfa açmak, hayatsal gayenizi keşfetmek istiyorsanız bu moda dahil olmalısınız. İlk 3 ay karşı cinsle "amaçsızca", sadece onlar iletişim kurdukça konuşmalısınız. Herhangi bir "niyete" bürünmemelisiniz, duygularınız, bilinciniz ve kişiliğiniz daima öncelikli olarak kendinizde olmalı.

    Nelerden vazgeçeceksiniz?

Kısaca "boş işler" yapmaktan vazgeçeceksiniz.
-Bir arkadaşınızla kafeye gidip boş boş oturarak kahve içmeyeceksiniz. (Eğer ki arkadaşınızın size bir şey katacak birey olduğunu düşünmüyorsanız.)
-Video oyunları, cep telefonunda oynanan emekli insan oyunları(candy crush, okey vs.) yasak.
-Televizyon izlemek, tv dizileri izlemek, film izlemek yasak. (Evet film de izlemeyeceksiniz.)
-Beynin ödül(tatmin,orgazm) mekanizmasını "emek vermeden" uyaran her şey yasak. (Sigara içmek, uyuşturucu kullanmak, porno izlemek, alkol kullanmak vb.)
-Sürekli sosyal medya vb sitelerde zaman öldürmek yasak. (İnternet sadece fayda gerektirecek anlarda kullanılmalıdır.)


    Keşiş modundayken;

Seneca "Mutsuz olduğunu düşünen biri mutsuzdur" diyor. Hayatta neyde ne kadar başarılı olacağınız, yapacağınız işe ne kadar sıkı sıkıya bağlı olduğunuzla ilgilidir. Beyin, imkanısız bir şeyin imkanlı olduğuna inanmak için her zaman kanıt arar. Yaşamda kalma, "umut" olgusu buna dayalıdır. Hayatta hiçbir şeyden vazgeçemek yoktur, umudunu değiştirmek başka yöne döndürmek vardır. Ne düşünürseniz ona dönüşürsünüz. Tutarlı hayaller ve planlar kurmalısınız.

-Giydiğiniz şeylerin başkalarının gözündeki değerini düşünmeyecek
-Başkalarının sizin hakkındaki yanlış düşüncelerini önemsemeyecek, sinirlenmeyecek, öfkenizi kontrol edeceksiniz.

Bir kez dahi olsa duygusal olarak kendinizi yeterli gördüğünüz takdirde, kendi hayatınızın lideri olacaksınız. Bu yaşam biçimi ailemizin, öğretmenlerimizin, arkadaşlarımızın, toplumun bize öğrettiği "mutlu olunması için gereken yaşam"dan çok farklıdır. Yeni bir yaşam bulacak ve ciddi derecede kararlı bir insana dönüşeceksiniz.  Dışarıda insanların içindeyken daha güçlü, güvenli ve beklentisiz olacaksınız çünkü güvendiğiniz kişiliğiniz hep sizinle olacak.

    Keşiş modundan çıkmak;

Keşiş modu yaklaşık 6 ay sürer, isteyen daha uzun süre kalabilir.
Hayattaki yapabilme gücünü(will-power) hissetmek istiyorsanız buyrun deneyin.

29 Ağustos 2017 Salı

Yersiz Korkular Üzerine (On Groundless Fears)




1. Çok yüce bir ruhun olduğunu biliyorum; engellerin üstesinden gelmek için yararlı, güçlü ilkelerle kendini donatmaya başlamadan önce bile yazgıya karşı koymakla gurur duyardın; artık yazgıyla boğuştuğun, gücünü sınadığın çok daha doğru. Çünkü birçok güçlük dört bir yanda bize karşı durmadıkça, zaman zaman çok yakınımıza gelmedikçe, güçlerimiz bizde hiçbir zaman tam bir kendimize güven duygusu uyandırmaz. Gerçek ruhun sınanabildiği tek yol budur, -ruh dışımızdaki şeylerin yetkisi altına girmeyi hiçbir zaman kabul etmez. 

2. Bu, böyle bir ruhun mihenk taşıdır, daha önceden hiç yara bere içinde kalmamışsa hiçbir boksör dövüşe yüksek bir moralle çıkamaz; yalnızca, özgüvenle yarışmaya giren, kendi kanını gören, rakibinin yumruğu altında dişleri takırdayan, bir çelmeyle düşüp rakibinin atağının tüm gücünü duyan, ruhça değil gövdece yere serilen, işte böyle bir yarışmacı her düştüğünde her zamankinden daha büyük bir meydan okumayla yeniden ayağa kalkar. 

3. Böylece betimlememi sürdürürsem, şimdiye kadar yazgı hep sana baskın çıktı; ama sen gene de vazgeçmedin, kalktın, daha büyük bir istekle direndin onun karşısında. Çünkü yiğitlik meydan okundukça güçlenir; yine de kabul edersen, kendini sağlamlaştırabilmen için bazı ek koruyucular önereyim.

4. Lucilius, bizi korkutabilecek şeyler, bizi ezen şeylerden daha çoktur; çoğu kez gerçekte olan şeylerden çok imgelemde acı çekeriz. Seninle Stoacı bir havada değil kendi daha ılımlı tarzımla konuşuyorum. Çünkü haykırışlara, sızlanmalara neden olan tüm bu şeylerin önemsiz ve dikkate değmez olduğunu söylemek Stoacı biçemimizdir; ama sen de ben de tanrı biliyor ya, böyle doğru olmasına yeterince doğru ama çok gürültü çıkaran sözleri bırakmalıyız. Sana, bunalım gelmeden mutsuz olmamanı öneririm; sanki gelip çatmış gibi benzini attıran tehlikeler belki hiç başına gelmeyecek; şimdiye kadar da kesinlikle gelmediler. 

5. Buna göre, kimi şeyler bize olması gerekenden daha çok acı çektirir; bazıları da olması gerektiğinden önce acı çektirir. Acıyı abartma ya da tasarımlama ya da öngörme alışkanlığımız var.
*Bu üç yanlıştan ilki, konu tartışmalı olduğu, deyim yerindeyse dava hala mahkemede olduğu için şimdilik ertelenebilir. Benim önemsiz diyeceğimin, çok ciddi olduğunu ileri süreceksin; çünkü kimi insanların kırbaçlanırken güldüğünü, kimilerinin de kulağa patlayan bir yumrukla ürküp geri çekildiğini elbette biliyorum. Bu kötü şeylerin güçlerini kendi güçlerinden mi yoksa bizim zayıflıklarımızdan mı elde ettiklerini daha sonra göz önünde bulunduracağız.

6.Bana bir iyilik yap, insanlar, mutsuz olduğuna inandırmak için çevreni sardığında ve seninle konuşmaya çalıştıklarında onlardan duyduklarını değil kendinin ne duyumsadığını düşün, kendi duygularına danış ve kendi işlerini başka birinden daha iyi bildiğin için kendi kendini bağımsız olarak sorguya çek. Sor: “Bu insanların benim acımı paylaşmalarını gerektirecek bir neden var mı? Belalar bulaşıcıymış gibi neden benden hastalık kapacaklar diye kaygılanmaları hatta korkmaları gereksin? Bu işte kötü bir şey mi var yoksa bu bir kötülükten çok, yanlış bilgilendirme sorunu mu?” Bile isteye sor kendine: “Yeterli bir neden olmadan mı acı çekiyorum, neşesizim, kötü olmayan bir şeyi ben mi kötüye dönüştürüyorum?”

7. Soruya karşılık verebilirsin: “Acılarımın gerçek mi yoksa düş ürünü mü olduğunu nasıl anlarım?” Böyle işler için kural şu: Bize işkence eden ya şimdiki şeylerdir ya da gelecek şeyler ya da ikisi birden. Şimdiki şeyler konusunda karar vermek kolay. Kendinin özgürlüğün, sağlığın tadını çıkardığını ve bir haksızlık yüzünden acı çekmediğini varsay. Gelecekte ne olabileceğine gelince, onu sonra geldiğinde göreceğiz. Bugün için o konuda kötü bir şey yok.

8. “Ama bir şey olacak.” Dersen, önce, yaşanacak sıkıntı konusundaki kanıtların kesin olup olmadığını gözden geçir. Çünkü çoğu zaman kuruntularımız yüzünden acı çekeriz ve alaycı söylenti bizimle alay eder; söylentinin savaşları bitirme eğilimi vardır ama çoğu kez bireyleri bitirir. Evet sevgili Lucilius’um insanların söylediklerini çabucak onaylarız. Bizi korkutan şeyleri sınamayız; onları iyice incelemeyiz; tıpkı ürküp kaçışan sığırların kaldırdığı bir toz bulutu yüzünden kamplarını terk etmek zorunda kalan ya da doğrulanmamış bazı söylentilerin yayılmasıyla paniğe kapılan askerler gibi korkup geri çekiliriz.

9. Öyle ya da böyle bizi en çok altüst eden boş bir söylentidir. Çünkü gerçeğin belli sınırları vardır; ama belirsizlikten doğan söylenti, korkmuş bir usun sorumsuz iznine aktarılır, tahmine dayalı yargıyı destekler. Panikteki korku kadar yıkıcı, denetlenemez bir korku olmamasının nedeni budur. Çünkü öteki korkular yersizdir, oysa bu korkuda insanın aklı başından gitmiştir. 

10. Öyleyse konuya dikkatle eğilelim. Belki başımıza bazı sıkıntılar gelecektir; ama bu şimdiki bir olgu değildir. Sık sık hiç beklenmedik bir şey olmuştur! Hem alnına böyle bir şey yazılmış olsa bile çıkıp koşa koşa acını karşılaman neye yarar? Gelip çattığı zaman çok geçmeden yeterince çekeceksin; bu yüzden bu arada dört gözle daha iyi şeyler bekle.

11. Ne mi kazanacaksın bunu yaparak? Zaman. Bu arada yakındaki ya da şu andaki sıkıntıları ertelemeye ya da sona başka birine aktarmaya hizmet edecek birçok olay olacaktır. Bir yangın kaçış yolu açtı. Bir yıkım insanları yavaşça yere bıraktı. Zaman zaman kılıç tam kurbanın boğazındayken durdu. İnsanlar kendi cellatlarından daha çok yaşadı. Kötü yazgı bile gelgeç gönüllüdür. Belki gelir belki gelmez; şimdiye dek gelmedi. Bu yüzden daha iyi şeyler um. 

12. Us ara sıra hiçbir kötülük belirtisi yokken kendine uydurma kötülük biçimleri yaratır; anlamı belirsiz bazı sözleri en kötü anlama yorar ya da ona yönelen kinlerin gerçekte olduğundan daha ciddi olduğunu kurar kafasında; çünkü düşmanının ne kadar öfkeli olduğunu değil de onun öfkelendiğinde işi nereye vardıracağını düşünür. Ama kendimizi korkularımıza çok fazla kaptırırsak yaşam yaşamaya değmez, üzüntülerimizin hiçbir sınırı olmaz, bu konuda sana öngörü yardım etsin ve apaçık göründüklerinde bile korkuları kararlı bir ruhla küçümse. Bunu yapamıyorsan bir zayıflığı başka bir zayıflıkla yok et, korkunu umutla hafiflet. Bu korktuğumuz şeyler arasında şundan daha kesin hiçbir şey yoktur: Ödümüzü koparan şeyler hiçliğe gömülürken umut ettiğimiz şeyler bizimle alay eder.

13. Bu yüzden umutlarını da korkularını da dikkatle tart, belirsiz olan bütün öğelerde her zaman kendi yararına karar ver; yeğ tuttuğun şeye inan. Oyların çoğunu korku kazanırsa gene de öteki yöne eğilim göster ve ruhunu tedirgin etmeye son ver, durmadan şunu düşün: Birçok ölümlü, gerçekte ortada hiçbir sıkıntı yokken ya da gelecekte de bir sıkıntı yaşanması kesin değilken bile, telaşa kapılıp kaygılanır. Geleceğe dönük ısrarla konuşmaya başladılar mı hiç kimse durdurmaz onları; böyle biri paniğini de gerçeğe göre ayarlamaz. Hiç kimse, “Öykünün yazarı bir budala, öyküye inana da onu uyduran kadar budala.” demez. Her esintiye kapılıp gidiyoruz; belirsizliklerden sanki onlar kesinmiş gibi korkuyoruz. Ölçülülük gözetmiyoruz. En küçük bir şey bile etkisini gösterip bizi telaşa düşürüveriyor.

*(Seneca “abartılmış kötülükler” konusunu, bugünkü sıkıntılar konusunda yargılar farklı olacağı için bir yana bırakır; örneğin Stoacılar işkencenin kötü bir şey olduğunu kabul etmez.)

Moral Letters to Lucilius  
-Seneca.


1. I know that you have plenty of spirit; for even before you began to equip yourself with maxims which were wholesome and potent to overcome obstacles, you were taking pride in your contest with Fortune; and this is all the more true, now that you have grappled with Fortune and tested your powers. For our powers can never inspire in us implicit faith in ourselves except when many difficulties have confronted us on this side and on that, and have occasionally even come to close quarters with us. It is only in this way that the true spirit can be tested, – the spirit that will never consent to come under the jurisdiction of things external to ourselves.

2. This is the touchstone of such a spirit; no prizefighter can go with high spirits into the strife if he has never been beaten black and blue; the only contestant who can confidently enter the lists is the man who has seen his own blood, who has felt his teeth rattle beneath his opponent's fist, who has been tripped and felt the full force of his adversary's charge, who has been downed in body but not in spirit, one who, as often as he falls, rises again with greater defiance than ever.  

3. So then, to keep up my figure, Fortune has often in the past got the upper hand of you, and yet you have not surrendered, but have leaped up and stood your ground still more eagerly. For manliness gains much strength by being challenged; nevertheless, if you approve, allow me to offer some additional safeguards by which you may fortify yourself.

4. There are more things, Lucilius, likely to frighten us than there are to crush us; we suffer more often in imagination than in reality. I am not speaking with you in the Stoic strain but in my milder style. For it is our Stoic fashion to speak of all those things, which provoke cries and groans, as unimportant and beneath notice; but you and I must drop such great-sounding words, although, heaven knows, they are true enough. What I advise you to do is, not to be unhappy before the crisis comes; since it may be that the dangers before which you paled as if they were threatening you, will never come upon you; they certainly have not yet come.

 5. Accordingly, some things torment us more than they ought; some torment us before they ought; and some torment us when they ought not to torment us at all. We are in the habit of exaggerating, or imagining, or anticipating, sorrow.
The first of these three faults[1] may be postponed for the present, because the subject is under discussion and the case is still in court, so to speak. That which I should call trifling, you will maintain to be most serious; for of course I know that some men laugh while being flogged, and that others wince at a box on the ear. We shall consider later whether these evils derive their power from their own strength, or from our own weakness.

6. Do me the favour, when men surround you and try to talk you into believing that you are unhappy, to consider not what you hear but what you yourself feel, and to take counsel with your feelings and question yourself independently, because you know your own affairs better than anyone else does. Ask: "Is there any reason why these persons should condole with me? Why should they be worried or even fear some infection from me, as if troubles could be transmitted? Is there any evil involved, or is it a matter merely of ill report, rather than an evil?" Put the question voluntarily to yourself: "Am I tormented without sufficient reason, am I morose, and do I convert what is not an evil into what is an evil?"  

7. You may retort with the question: "How am I to know whether my sufferings are real or imaginary?" Here is the rule for such matters: we are tormented either by things present, or by things to come, or by both. As to things present, the decision is easy. Suppose that your person enjoys freedom and health, and that you do not suffer from any external injury. As to what may happen to it in the future, we shall see later on. To-day there is nothing wrong with it.

 8. "But," you say, "something will happen to it." First of all, consider whether your proofs of future trouble are sure. For it is more often the case that we are troubled by our apprehensions, and that we are mocked by that mocker, rumour, which is wont to settle wars, but much more often settles individuals. Yes, my dear Lucilius; we agree too quickly with what people say. We do not put to the test those things which cause our fear; we do not examine into them; we blench and retreat just like soldiers who are forced to abandon their camp because of a dust-cloud raised by stampeding cattle, or are thrown into a panic by the spreading of some unauthenticated rumour.  

9. And somehow or other it is the idle report that disturbs us most. For truth has its own definite boundaries, but that which arises from uncertainty is delivered over to guesswork and the irresponsible license of a frightened mind. That is why no fear is so ruinous and so uncontrollable as panic fear. For other fears are groundless, but this fear is witless.

10. Let us, then, look carefully into the matter. It is likely that some troubles will befall us; but it is not a present fact. How often has the unexpected happened! How often has the expected never come to pass! And even though it is ordained to be, what does it avail to run out to meet your suffering? You will suffer soon enough, when it arrives; so look forward meanwhile to better things.

11. What shall you gain by doing this? Time. There will be many happenings meanwhile which will serve to postpone, or end, or pass on to another person, the trials which are near or even in your very presence. A fire has opened the way to flight. Men have been let down softly by a catastrophe. Sometimes the sword has been checked even at the victim's throat. Men have survived their own executioners. Even bad fortune is fickle. Perhaps it will come, perhaps not; in the meantime it is not. So look forward to better things.

12. The mind at times fashions for itself false shapes of evil when there are no signs that point to any evil; it twists into the worst construction some word of doubtful meaning; or it fancies some personal grudge to be more serious than it really is, considering not how angry the enemy is, but to what lengths he may go if he is angry. But life is not worth living, and there is no limit to our sorrows, if we indulge our fears to the greatest possible extent; in this matter, let prudence help you, and contemn with a resolute spirit even when it is in plain sight. If you cannot do this, counter one weakness with another, and temper your fear with hope. There is nothing so certain among these objects of fear that it is not more certain still that things we dread sink into nothing and that things we hope for mock us.

13. Accordingly, weigh carefully your hopes as well as your fears, and whenever all the elements are in doubt, decide in your own favour; believe what you prefer. And if fear wins a majority of the votes, incline in the other direction anyhow, and cease to harass your soul, reflecting continually that most mortals, even when no troubles are actually at hand or are certainly to be expected in the future, become excited and disquieted. No one calls a halt on himself, when he begins to be urged ahead; nor does he regulate his alarm according to the truth. No one says; "The author of the story is a fool, and he who has believed it is a fool, as well as he who fabricated it." We let ourselves drift with every breeze; we are frightened at uncertainties, just as if they were certain. We observe no moderation. The slightest thing turns the scales and throws us forthwith into a panic.