bana göre,
öncelikle tanrıya yapılan gördüğüm bir eleştirileye cevap vereyim;
-eğer
allah varsa, islamiyet doğruysa bu kadar boş yere zulüm , işkence
gören, bataklıkta, savaşın içinde doğan, tecevüze uğrayan çocuğun,
gencin, insanın ne gibi bir günahı var?
+bütün bunları yapan
zaten tanrı değil, insan. insanın yaptığı zulüm inanca göre zaten
cehennem denilen yerde görülecek. insanoğlunun yaptığı bütün bu işkence
ve zulüm "özgür irade" sonucu. kader ise farkındalıksız bir şekilde
orada dünyaya gelen insan talihsizliği. insanın sadece seçim yapamadığı
olgular "kader" olarak nitelendirilir. mesela anne-babası, akrabaları,
doğduğu toplum. bu seçilimler arasında, özgür iradesi ile iyi-kötü
arasında seçim yapar.
bir çocuğun savaş ortamında doğması,
anne-babasının özgür iradelerinin sonucunda ortaya çıkan durumdur.
burada yine tanrının bir kusuru yoktur.
öncelikle insan beyni neden inanç üretir? sorusunun cevabını kitabından alıyoruz;
"tıpkı
bedenin hamağa uzandığı zaman, barfikse asıldığı zamandan daha rahat
olması gibi, beyin de kuşku duyduğu zamanlara kıyasla inanç duyduğu
zaman daha rahattır..."
insan karanlıktan korkmaz, onun içindekini bilmediğinden korkar.
insan yükseklikten korkmaz, düşmekten korkar.
insan sevmekten korkmaz, sevilmemekten korkar.
yani insan, anlamadığı sonucunu kestiremediği, bilmediği şeyden korkar.
o yüzden tv'deki bütün din hocalarına, tüm inananlar en ufak saçma sapan sorusu olsa dahi soruyor.
o
yüzden ki tüm insanlar islam'dan önce anlayamadığı güneşe, bilmediği
ay'a, biraz farkındalıktan sonra hiç görmediği o tanrı'ya inandı.
din
kötü birşey değildir. aksine din güzel birşeydir. her ne olursa olsun
iyilik yapmayı pompalayacak bir olgu var. iç huzurunu psikolojini
düzeltebilcek, sana bu koca evrendeki anlamsızlıkta sana huzur verecek
bir olgudur din.
ancak salt gerçekliği, iyiliğinin
ödüllendirilmeyeceği, kötülüğün cezasız kalacağını bilerek ve sırf bu
yüzden dua'ya yani başka birinin iyiliğine muhtaç olmadan yaşayabilmek
yürek ister. şuan elinde ne olduğuna bakıp şükredenlerin yerine, elinde
ne olmadığına bakıp neden diğerlerinde varken sende olmadığını
sorgulamak yürek ister.
hz.muhammed, bana göre ondan 1000 yıl
önce yaşamış olan platondan daha salak değildi. aksine onun kadar
akıllıydı. düşünün hz.muhammed'ten 1000 yıl önce insanlar var ve çok
zekice şeyler yazabiliyorlar. evet hz.muhammed'in bir filozof
olabileceğini düşünüyorum. mağaraya girip derin düşüncelerinin ürünü
olduğunu düşünüyorum kur'an'ın. tıpkı yeri gelince ayetleri değiştirmesi
gibi. (bkz: nesh)
nasıl ki şuan nietzsche'nin "tanrı öldü" sözü kafa karıştırıyorsa, hz.muhammed'in
"tanrı var" kasti kafa karıştırıyor. bu işlem sadece "buyurun tanrı'ya
inanın o var gördüğünüz gibi kitap yolladı." kadar kolay olmamış
tarihten anlaşıldığı üzere. allah adına islamiyeti yaymak, bunun gerçek
din olduğuna insanları inandırmak, kendi islam topluluklarına insanları
çekmek ve o kurallara göre yaşamalarını istemek hz.muhammed'in asıl
işiydi. yani bir "kitap peygamberi" olması asıl mesele değil.
evet,
tanrı belki insanın yazıyı bulmasını, biraz akıllanmasını istedi
kendini direk beyan etmek için. islam'a göre, şeytan ve tanrı'nın
tartışmasının ürünü olan dünya ve insanlık, neden bu kadar yıllık
insanlık tarihinde gerçek dini bunca zaman bekledi. şimdi bana
hristiyanların, musevilerinkinin de doğru olduğunu söyleyen müslüman
çıkabilir. yapma kardeşim bi tarafta vaftiz bi tarafta sünnet, bi
tarafta şarap serbest, ötekinde içmek cehennem suçlarından.
yahudilerdeki kutsallık anlayışı ve armageddon senaryosuna'da
inanmadığını biliyorum.
yani bu durumda kimse kimseyi
kandırmadan yazalım, kur'an'da bahsedildiği için müslümanlar diğer
kitaplara inanırlar. ama o kitapların içinde verilen direktiflere zerre
inanmazlar, değiştirilmiş olduğunu felan söylerler veya son kitapta ne
yazıyorsa o dur, diğerleri geçersizdir derler. sanki tanrı, insanoğlunun
zaman algısında hareket ediyormuş gibi canı sıkıldıkça vazgeçip şarabı
yasaklıyor, arada nesh yapıyor ya.
şimdi
gelelim islam dininin aslında nasıl bir "kutsal din" olmak yerine,
"toplumsal yasa" olmasına. öncelikle şunu söyliyeyim. islam dini bir
yönetim biçimi ve ideolojidir. tıpkı demokrasi, komünizm vs gibi.
ideolojilerde
ve toplumlarda ödül-ceza sistemi net bir şekilde beillidir. kötülük
yaparsan hapse girersin. iyilik yaparsan bulunduğun çevre dahilinde
saygı, sevgi cinsinden mükafatlandırılır.
islam dinin de ise bilindiğin üzere cennet ve cehennem var.
peki cennette vaadedilipte dünyada olmayan şey nedir ?
yada şöyle gidelim, zenginin elde edemediği cennette olan dünyada olmayan şeyler nedir?
“cennet, mü’min ve muttakiler için mükâfat olarak hazırlanmış ebedi kalacakları bir meskendir.”
tevbe 72, furkan 15
-bu o zamanın zenginini inandırmak için.
“orası güvenilir bir makamdır.”
duhan 51
- zengin için dünyada var.
“altından ırmaklar akar.”
bakara 25, âl-i imran 15, 136, nisa 57
- zengin için dünyada var.
“cennette elbiseler ipek ve atlastan olup yeşil renkli, altın ve incilerle bezenmiş haldedir.”
hac 23, fatır 33, duhan 53
- zengin için dünyada var.
“cennette altın ve gümüş bilezikler takılacaktır.”
kehf 31, fatır 33, insan 21
- zengin için dünyada var.
“cennet ehli oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olanlarla birlikte girer.”
ra’d 23, yasin 56
-zenginin çocuğu kötü olsa bile en iyi yerde yukardaki tüm şartlara sahip olarak yaşar.
“cennette
hurilerden eşler vardır. o huriler ki yeni bir yaratılışla yaratılmış,
bakire, göğüsleri tomurcuklaşmış, yalnızca kocalarına bakan ve onlara
âşık, saklı inciler gibi iri gözlü, gün yüzü görmemiş yumurta gibi
bembeyaz, çadırlar içinde ve tertemiz, yaşıt sevgililer halinde
olcaktır.”
vakıa 22, 23, 35, 37, nebe 33, saffat 48, 49, rahman 72, nisa 57
-zengin
için hurilerden daha güzel kadınlar var. istediği zaman threesome yapan
bir insan olduğunuzu hayal edin, yada etmeyin zengin yapıyor. cennette
bu yüzden "hayali" bir nevi valhalla.
“oranın yemişi ve gölgesi süreklidir.”
ra’d 35
-zengin için istediği meyve, istediği mevsimde vardır.
“berrak, içene lezzet veren, sersemletmeyen ve sarhoş etmeyen içkileri vardır.”
saffat 46, 47
-daha iyisi var. yalnız bune lan sarhoş etmeyen içki varmış meyve suyu yani.
“çeşitli meyveler vardır.”
yasin 57, zuhruf 73
-daha açık olur musunuz hz.muhammed bey.
“cennet ehlinin canlarının istediği kuş etleri vardır.”
vakıa 21
-islamiyet
topraklarının zamanında avcılık sıkıntısı çektiğinin göstergesidir.
insanın hem etçil hem otçul olmasındaki göstergelerden biri. zengin için
et mi? peh kuşta neymiş.
“cennette acıkmak ve susamak yoktur.”
ta-ha 118, 119
-
bu güzelmiş. yalnız aç olmayan bir insanın istek mekanizması neden az
önce yukarda yazdıklarını istesin. neden vaat edilmiş öncekiler. uyuma
denen bir şey olmasa, insan uyur mu? insan acıkmasa beslenir mi? bunlar
zevk işi değil, yaşam faaliyetlerini sürdürme işidir. gerkesiz ve bana
göre direk uydurma bir cennet bilgisidir.
“orada ehlinin canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey vardır.”
zuhruf 71
-kadın,
doğa, yemek..?zengin için var. insan farkındalık sahibi olduğu şeyi
arzular. mesela ben scarlett johansson'ı hiç görmeseydim onu düşleyip
isteyemezdim.
“bahçeler ve üzüm bağları vardır.”
nebe 32
- zengine var.
...
diye gidiyor. yani elde edilmesi teknik açıdan imkansız olan şeylerin
vaadedildiği bir toplumun, bunların idealleri ile eyleme geçirilmesinden
başka birşey değildir din savaşları.
birazda toplumu oluşturduktan sonra yapılmasını zorunlu kıldıkları birkaç şeye bakalım.
Zekat Vermek;
uzaktan
bakınca ne kadar da tanrısal, iyilikten başka bir amacı olmayan
uygulama gibi duruyor değil mi? zekat vermenin, zengin bir iş adamının
bir derneğe 10 bin tl bağışlamasından bir farkı yoktur. zengini fakir
etmez, ama fakiri susturur. bütün müslüman toplumları zekatı şöyle
bilir;
altın ve gümüşün değerinin 40'ta 1'i. tarladaki ürünün 10'da 1'i.
şimdi ne anladınız bu cümleden.
değerli eşyadan az, tarladakinden fakire 10 da 1.
zekat vermek, bir nevi fakirin zengine saldırmasını önlemek, ayaklanmasını engellemek içinidir.
yahu bir din düşünün ki, tüm insanlar eşit olmalıdır diyemiyor, demiyor.
Oruç Tutmak;
yine
her zaman olduğu gibi fakirin zengine ayaklanamasını durdurmak içindir.
oruç tutmak fakirin halinden anlamaktır diye geçer. sanki fakirin hali
13 saat aç kalarak anlaşılacakmış gibi. ha bide iftar anında
pastırmalara, etlere saldırmakta garip. sanki fakir adam karnı doyarken
öyle zengin çeşitli sofrada yemek yiyor. oruç tutmak, fakirleri
kandırmaktan başka birşey değildi zamanında. şuan zaten garip bir kültür
halini aldı. oruç tutarsın, akşamına hayvan gibi etini, baklavanı
yersin, fasıllar eğlenceler yaparsın, fakirde neymiş?
öncelikle sen
böyle birşeyi dinin en merkezi noktalarından birine koyarak
"zengin-fakir" ayrımını kabul edemezsin. paranın varlığının etkisi gün
gibi açıkça görülmektedir. para dine karışmıştır. o andan itibaren
paraya muhtaç olarak yaşayan tek canlının insan olduğu apaçık
görülmektedir. insan icadı olan bir nesneyle toplumları korkularından
yakalayıp yönetmek muhteşem bir fikir. hz.muhammed'e saygılarımı
sunuyorum.
Hacca Gitmek;
yahu
son kitap diyorsunuz. önümüzdeki 5 milyon yıla hitap edecek diyorsunuz.
bugün türkiye'deki hangi müslüman hac vazifesini yapabiliyor. bir
diyanet soyuyor, bir hava yolları, bir araplar. fakir olanada neymiş
efendim gerek yokmuş gitmesinmiş. müslüman devlet değil misin?
gönerdesene bedavaya herkes vazifesini yerine getirsin. ama yok. din
üzerine değil, para üzerine kurulmuş insanlık. oraya gidip taşladığın
şeytan, aslında para. oraya gidip acılarını, sorunlarını aktardığın bir
çok şey o şeytan zannettiğin para yüzünden.
islam veya dinler, kapitalist toplumunların zeminini hazırlamıştır. hani solcular veya komünistler
allahsız olarak görülür ya, bence siz onu bu adamlar paranın
getirebileceği kapitalistler etkenlere, insanların eşit olma
düşüncesine, özel mülkiyetin olmaması fikrine karşı olduğuz için bu
insanları suçluyorsunuz.
Nietzsche'nin
insanlar hakkındaki güce tapma fikrinede saygı duyarım. onu da
paylaşıp, insandaki "tapma ve güç istemi, efendi olup toplumları
yönetmek" sonucunda doğan islamiyet konusundan
uzaklaşayım...halifelikten tut müslümanların kraliyet ailelerine...
islam dini paranın, gücün bir oyunudur.
nerede canlı buldumsa,
orada itaat hakkında konuşulduğunu da duydum.
her canlı aynı zamanda bir itaat edendir.
ve şuydu ikinci duyduğum;
kendi kendine itaat etmeyene, emredilir!
böyledir canlıların doğası...
ve kendi kendine emir verdiğinde de;
o zaman da ödemelidir, kendi emrinin bedelini.
kendi yasasının yargıcı ve celladı
ve kurbanı olmak zorundadır.
''peki nasıl olabiliyor bu ?'' diye sordum kendime.
canlıyı itaat etmeye ve emretmeye
ve emrederken hâlâ itaatkâr olmaya ikna eden nedir ?
dinleyin şu sözümü ey en bilgeler !
nerede bir canlı gördüysem
orada güç istemini gördüm;
ve hizmet edenin isteminde bile,
efendi olma istemini gördüm.
zayıf olanı güçlü olana hizmet etmeye ikna eder istemi, daha da zayıfların üstünde efendi olmak isteyenin;
bir tek bu zevkten mahrum bırakamaz kendini.
17 Eylül 2015 Perşembe
5 Haziran 2015 Cuma
Dinlerin Bilimin Önünü Kesmesi
Salt inancın değil, dinlerin bilimin önünü kesmesi diye tekrarladığım düşünce.Çünkü
din bir nevi mitolojiktir. Allah'ın olduğu yerde efsaneler, mucizeler,
hikayeler vardır. bilimin amacı dinlerin garipliğini mantığa kavuşturmak
değildir. Dinde gelişen olayları, fizik kuralları reddediyor olsa bile (örneğin),
en fazla inancınız zedelenir ve dinden çıkarsınız. İnsanların allah
korkusu ve salt gerçeklerle yüzleşme korkusu, bilimin dine olan herhangi
bir yakın noktasında sırtını çevirip gitmesini sağlıyor. O yüzden dinin
içinde olup ona körü körüne inanmak demek, dini değerleri şüpheye
düşürecek bilim bulgularını reddetmek demektir. (bkz: evrim teorisi)
Ancak mesele, dinin bir bütün olarak bilimle çelişip çelişmemesi değil. mesele, dinin insanlara verdiği bilimsel vizyon görüşünü kapatması. Ya din ya bilim, elbet birbirlerinin önünü bir yerde kesecektir. Ya yapay canlılar yaratılırken, ya başka gezegenlerde yaşam keşfedilirken ya da bilim, insanları tekrar diriltebilirken. Bu bahsettiğim olguları inançlı birinin yapması zor. Çünkü inançlı birisi, etik olarak dinin kurallarına ve dogmatik yapısına bağlı kalmak durumundadır. Örneğin; yaratılış hikayesini kabul edip sual sormaz ise, genetikte biyolojide ilerleme kaydedemez. Veya beklenmedik bir ölüme karşı kader diyip geçerse, o hastalığın tedavisini asla bulamaz. Bir şeyi öğrenmenin temel yolu soru sormaktır. Yani bu soruyu belli sebepler dahilinde soramamak, ufkunu yarıya indirmek demektir. Din olguları ise, günümüz şartlarında yanlış ellerce kullanılmasından dolayı ufku yarıya indiriyor. dinin korkutucu bir öğe olarak cahilce kullanılmasının sonucu olarak kişi korku faktöründen dolayı dine bilimden daha çok inanıyor, ve bu yüzden bilim gelişmiyor. türkiye'de şu durumdan dolayı.
Günümüzden gerçek bir örnek verip, din-bilim ilişkisine göz atalım. Hepinizin bildiği gibi coğrafya bir bilim dalıdır. Eskiden dünyanın yuvarlak olmadığı konusunda tek kişi hariç, herkes hem fikirdi. Ancak coğrafya bilimi, bu tek kişinin haklı olduğunu ortaya çıkardı. Günümüzde kime sorsanız inançlı yada inanmayan dünyanın yuvarlak olduğuna inanır. Çünkü dine karışan bir olgu yoktur o an işin içinde. Ancak bir camiye gidip ibadet eden kişiye, kabeye doğru değilde 180 derece dönüp namaz kılmasını, bunun aslında dünyanın yuvarlak olmasından mütevellit, aynı hesaba geleceğini söyleyin. Vereceği tepkiyi merak ederdim doğrusu. Tabi ki denemeden bilemeyiz ama, onca senedir bu memleketteyiz, neler gördük neler duyduk. Sonucu az çok tahmin edebiliriz sanırım.
Şayet sonuç tahmin ettiğimiz boyutta ise, inanılan bir salt bilim doğrusunun, dini değerlere karışma ve onu sarsma kaygısından ve hatta bilinç altında allah korkusunu tetiklediğini görmekteyiz. O yüzden henüz kesin olarak bilinmeyen olguların, inananlar tarafından doğru veya yanlış olduğu sonucuna varılamaz (big bang'ten önce ne olduğu veya yaratıcı var mıdır sorusu). Henüz bilinmeyen olgular ile allah'ın varlığı ispat edilemez. Aynı şekilde yokluğu da ispat edilemez. İnanan insanların önce buna bir son vermesi gerekiyor. İnanmayan kişilere, henüz bilimin ulaşamadığı yerlerden sorular sorulması, kişinin cehalettinden başka bir şey değildir. Dinin kesin hüküm verebildiği, bilimin üzerine gittiği konular inanan insanları rahatsız etmemelidir. Bilime katkı yapmak için önce bunu bir köşeye bırakmak gerekiyor. Aksi takdirde, türkiyede bilimde çığır açabilicek herhangi bir gelişme yaşanacağını düşünmüyorum. Onlarca einstein olsa da, sırf çevreden gördüğü bu din kaygısı yüzünden ufku daralacaktır. Şimdilik en azından inanan insanların bu bilince gelmesi umuduyla diyelim. (yine genelleme yapmıyorum.)
Ancak mesele, dinin bir bütün olarak bilimle çelişip çelişmemesi değil. mesele, dinin insanlara verdiği bilimsel vizyon görüşünü kapatması. Ya din ya bilim, elbet birbirlerinin önünü bir yerde kesecektir. Ya yapay canlılar yaratılırken, ya başka gezegenlerde yaşam keşfedilirken ya da bilim, insanları tekrar diriltebilirken. Bu bahsettiğim olguları inançlı birinin yapması zor. Çünkü inançlı birisi, etik olarak dinin kurallarına ve dogmatik yapısına bağlı kalmak durumundadır. Örneğin; yaratılış hikayesini kabul edip sual sormaz ise, genetikte biyolojide ilerleme kaydedemez. Veya beklenmedik bir ölüme karşı kader diyip geçerse, o hastalığın tedavisini asla bulamaz. Bir şeyi öğrenmenin temel yolu soru sormaktır. Yani bu soruyu belli sebepler dahilinde soramamak, ufkunu yarıya indirmek demektir. Din olguları ise, günümüz şartlarında yanlış ellerce kullanılmasından dolayı ufku yarıya indiriyor. dinin korkutucu bir öğe olarak cahilce kullanılmasının sonucu olarak kişi korku faktöründen dolayı dine bilimden daha çok inanıyor, ve bu yüzden bilim gelişmiyor. türkiye'de şu durumdan dolayı.
Günümüzden gerçek bir örnek verip, din-bilim ilişkisine göz atalım. Hepinizin bildiği gibi coğrafya bir bilim dalıdır. Eskiden dünyanın yuvarlak olmadığı konusunda tek kişi hariç, herkes hem fikirdi. Ancak coğrafya bilimi, bu tek kişinin haklı olduğunu ortaya çıkardı. Günümüzde kime sorsanız inançlı yada inanmayan dünyanın yuvarlak olduğuna inanır. Çünkü dine karışan bir olgu yoktur o an işin içinde. Ancak bir camiye gidip ibadet eden kişiye, kabeye doğru değilde 180 derece dönüp namaz kılmasını, bunun aslında dünyanın yuvarlak olmasından mütevellit, aynı hesaba geleceğini söyleyin. Vereceği tepkiyi merak ederdim doğrusu. Tabi ki denemeden bilemeyiz ama, onca senedir bu memleketteyiz, neler gördük neler duyduk. Sonucu az çok tahmin edebiliriz sanırım.
Şayet sonuç tahmin ettiğimiz boyutta ise, inanılan bir salt bilim doğrusunun, dini değerlere karışma ve onu sarsma kaygısından ve hatta bilinç altında allah korkusunu tetiklediğini görmekteyiz. O yüzden henüz kesin olarak bilinmeyen olguların, inananlar tarafından doğru veya yanlış olduğu sonucuna varılamaz (big bang'ten önce ne olduğu veya yaratıcı var mıdır sorusu). Henüz bilinmeyen olgular ile allah'ın varlığı ispat edilemez. Aynı şekilde yokluğu da ispat edilemez. İnanan insanların önce buna bir son vermesi gerekiyor. İnanmayan kişilere, henüz bilimin ulaşamadığı yerlerden sorular sorulması, kişinin cehalettinden başka bir şey değildir. Dinin kesin hüküm verebildiği, bilimin üzerine gittiği konular inanan insanları rahatsız etmemelidir. Bilime katkı yapmak için önce bunu bir köşeye bırakmak gerekiyor. Aksi takdirde, türkiyede bilimde çığır açabilicek herhangi bir gelişme yaşanacağını düşünmüyorum. Onlarca einstein olsa da, sırf çevreden gördüğü bu din kaygısı yüzünden ufku daralacaktır. Şimdilik en azından inanan insanların bu bilince gelmesi umuduyla diyelim. (yine genelleme yapmıyorum.)
4 Kasım 2014 Salı
Sosyal Medya ve Doğal Seleksiyon
Bir yer düşünün, öyle bir yer ki bu yer; yapmadığın şeyleri sunduğun, binlerce çektiğin fotoğraftan, her fotoğrafında o nefret ettiğin burnundan sana en benzemeyeni korka korka koyduğun yer. Korkarsın bir nevi, ilk kez giriyorsan adını sanını vermekten çekinirsin, başka bir isim, başka bir adres verirsin. Korkarsın ama yine de girersin. Yavaş yavaşta alışırsın.
İnsanlarla iletişimi, etkileşimi gördükçe açılırsın. Burda yüzsüz de olursun, küfürbazda olursun. Çünkü anlamışsındır, bağırsan da isyan etsen de hayata, şu dikdörtgenin ötesine gidemiyor, düzelmiyor burada hayatın. Önüne kim gelirse hiç acımadan eleştirirsin, yerersin. Saygı manasında eser yoktur burada sende. Burada olduğun kişiye kendin bile inanamazsın. Dışarda henüz "hayır" demeyi öğrenememişsindir, ama burda o kelimenin anasını bellersin. Komşun ayşe teyze birşey isteyince ne kadar zoruna gitsede yaparsın. Yada yalandan selam verirsin mahalledeki insanlara. Ama burada o kişi olamazsın. Egoist olursun, bir beğeni ile göğsün kabarır, "ben buyum ulan işte" dersin. Herkesten özel zanndersin kendini. Yazdığın tek yorumun, içeriğin, tivitin en doğru cümle, en iyi düşünce olduğunu düşünürsün.
Peki neden böyledir bu iş? Neden insan bu mecrada beğenilmek, ilgi görmek, takip edilmek, yönetmek ister? Doğal seleksiyon denen şeyin ne kadar doğru olduğunu, sosyal medyada bile bir doğal seleksiyon olduğunu düşünüyorum. Nedir doğal seleksiyon? Yani ortamına göre, sadece güçlü olanın yaşamını devam ettirebileceği feşmekan demek. Tabi bu bizim bildiğimiz, genlerimizden kalan bir düşünce ve salt gerçek. Girilen her ortamda kalıtsaldır, değişmezdir bu. Sosyal medyada kendi içinde bir dünyadır ve kendi içinde bir doğal seleksiyonu vardır.
Buranın kurallarına göre hareket ediyoruz. Buranın iyisi, en güzeli ve bilineni, beğeni göreni, düşüncesi en çok paylaşılanı olmak istiyoruz. Sebebi ise o dünyanın yaratmış olduğu ve senin farkında olmadan inandığın ve kabul ettiğin yargılar yüzünden.Çünkü o dünyada kalmanın tek yolunu, içerisinde bulunan koşullara adapte olarak devam edeceğini düşünüyorsun. Çünkü gerçek hayatta en başarılı avlanan maymun, en güzel götü hakedendi. Beğeni olmadan kendini kötü hissetmen, attığın tivitlerin yani düşüncelerinin paylaşılmadığından başkalarına ulaştığını görmediğinden kötü hissetmen, bu yüzden ve daha çeşitlendirilebilecek yüzlerce ayrıntı.
İşin en kötüsü de ne biliyor musun? Sen o dünyaya, şu nefes aldığın yerden daha çok inanıyorsun. Ve bu yüzden hiçbir zaman olamayacağın kişiyi orda yaşamak istiyorsun. İşte bu gerçek hayatta senin özgüvenini senden koparıp alıyor.
Dr david j schwartz'in şöyle bir sözü var ;
-Bir şeyin imkansız olduğuna inanırsanız, akılınız bunu neden imkansız olduğunu ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız onu yapmak üzere çözümü bulmanıza yardım etmek için çalışmaya başlar.
Tekrar söylüyorum, sen o dünyaya bu gerçek dünyadan daha çok inanıyorusun, beynin neden gerçek dünyada bir şeyleri başarmak için çabalasın ki. Hiç bir zaman tek kelime edemeyeceğin o götü güzel kıza, rahatça selam yazıyorsun ya hani, yada çok yakışıklı gördüğün bir erkeği ekleyebiliyorsun ya, hani normalde yanına gittiğinde kızardığın. Bunların hepsi senin gerçekte yapamadığın, yada yapmayı anlamsız bulup bir korkak gibi kaçtığın, senin özgüvenini sikip atan şeyler. Cesareti olmayan insanın hep bir bananesi vardır. Senin sosyal medyada, az önce yazdığım gibi davranman demek, yani gerçek hayatta alamadığın riskleri kısayoldan çözmeye çalışman demek; senin bütün hayatını önemisiz kılan, her zaman "vay be" çekeceğin hayatların arkasından bakman demektir. Çünkü gerçek dünyanın doğal seleksiyonu bu durumu affetmez. Yaşamanın ne olduğunu düşün ve kendin karar ver. Günümüzün doğal seleksiyonunun şekli avlanmak değil. Bütün bu riskleri sırtlayamamak, ileride iş konusu olsun, hayati konular olsun, aşk konusu olsun bütün konular seni başarısız yapacaktır. Hangi dünyada hayatta kalacaksın, yalancı bir kişilikle avatarlarının, resimlerinin gülüp eğlendiği mi, yoksa gerçek bedeninin mi?
Eğer gerçekten seni alıkoyuyorsa, kaptırmışsan bu şeklide sosyal medyaya kendini, her şeyini kapat ve gerçek dünyada ne kadar özgüvenli olduğunu tekrar hisset.
Burada kimseye öğüt vermeye çalışmıyorum, arafta kalan veya sorunu olan kişilere düşünce yardımı yapıyorum. Nacizane düşüncemdir, doğruluğu benle sınırlıdır. Ne de olsa sosyal medyada yazıyoruz.
İnsanlarla iletişimi, etkileşimi gördükçe açılırsın. Burda yüzsüz de olursun, küfürbazda olursun. Çünkü anlamışsındır, bağırsan da isyan etsen de hayata, şu dikdörtgenin ötesine gidemiyor, düzelmiyor burada hayatın. Önüne kim gelirse hiç acımadan eleştirirsin, yerersin. Saygı manasında eser yoktur burada sende. Burada olduğun kişiye kendin bile inanamazsın. Dışarda henüz "hayır" demeyi öğrenememişsindir, ama burda o kelimenin anasını bellersin. Komşun ayşe teyze birşey isteyince ne kadar zoruna gitsede yaparsın. Yada yalandan selam verirsin mahalledeki insanlara. Ama burada o kişi olamazsın. Egoist olursun, bir beğeni ile göğsün kabarır, "ben buyum ulan işte" dersin. Herkesten özel zanndersin kendini. Yazdığın tek yorumun, içeriğin, tivitin en doğru cümle, en iyi düşünce olduğunu düşünürsün.
Peki neden böyledir bu iş? Neden insan bu mecrada beğenilmek, ilgi görmek, takip edilmek, yönetmek ister? Doğal seleksiyon denen şeyin ne kadar doğru olduğunu, sosyal medyada bile bir doğal seleksiyon olduğunu düşünüyorum. Nedir doğal seleksiyon? Yani ortamına göre, sadece güçlü olanın yaşamını devam ettirebileceği feşmekan demek. Tabi bu bizim bildiğimiz, genlerimizden kalan bir düşünce ve salt gerçek. Girilen her ortamda kalıtsaldır, değişmezdir bu. Sosyal medyada kendi içinde bir dünyadır ve kendi içinde bir doğal seleksiyonu vardır.
Buranın kurallarına göre hareket ediyoruz. Buranın iyisi, en güzeli ve bilineni, beğeni göreni, düşüncesi en çok paylaşılanı olmak istiyoruz. Sebebi ise o dünyanın yaratmış olduğu ve senin farkında olmadan inandığın ve kabul ettiğin yargılar yüzünden.Çünkü o dünyada kalmanın tek yolunu, içerisinde bulunan koşullara adapte olarak devam edeceğini düşünüyorsun. Çünkü gerçek hayatta en başarılı avlanan maymun, en güzel götü hakedendi. Beğeni olmadan kendini kötü hissetmen, attığın tivitlerin yani düşüncelerinin paylaşılmadığından başkalarına ulaştığını görmediğinden kötü hissetmen, bu yüzden ve daha çeşitlendirilebilecek yüzlerce ayrıntı.
İşin en kötüsü de ne biliyor musun? Sen o dünyaya, şu nefes aldığın yerden daha çok inanıyorsun. Ve bu yüzden hiçbir zaman olamayacağın kişiyi orda yaşamak istiyorsun. İşte bu gerçek hayatta senin özgüvenini senden koparıp alıyor.
Dr david j schwartz'in şöyle bir sözü var ;
-Bir şeyin imkansız olduğuna inanırsanız, akılınız bunu neden imkansız olduğunu ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız onu yapmak üzere çözümü bulmanıza yardım etmek için çalışmaya başlar.
Tekrar söylüyorum, sen o dünyaya bu gerçek dünyadan daha çok inanıyorusun, beynin neden gerçek dünyada bir şeyleri başarmak için çabalasın ki. Hiç bir zaman tek kelime edemeyeceğin o götü güzel kıza, rahatça selam yazıyorsun ya hani, yada çok yakışıklı gördüğün bir erkeği ekleyebiliyorsun ya, hani normalde yanına gittiğinde kızardığın. Bunların hepsi senin gerçekte yapamadığın, yada yapmayı anlamsız bulup bir korkak gibi kaçtığın, senin özgüvenini sikip atan şeyler. Cesareti olmayan insanın hep bir bananesi vardır. Senin sosyal medyada, az önce yazdığım gibi davranman demek, yani gerçek hayatta alamadığın riskleri kısayoldan çözmeye çalışman demek; senin bütün hayatını önemisiz kılan, her zaman "vay be" çekeceğin hayatların arkasından bakman demektir. Çünkü gerçek dünyanın doğal seleksiyonu bu durumu affetmez. Yaşamanın ne olduğunu düşün ve kendin karar ver. Günümüzün doğal seleksiyonunun şekli avlanmak değil. Bütün bu riskleri sırtlayamamak, ileride iş konusu olsun, hayati konular olsun, aşk konusu olsun bütün konular seni başarısız yapacaktır. Hangi dünyada hayatta kalacaksın, yalancı bir kişilikle avatarlarının, resimlerinin gülüp eğlendiği mi, yoksa gerçek bedeninin mi?
Eğer gerçekten seni alıkoyuyorsa, kaptırmışsan bu şeklide sosyal medyaya kendini, her şeyini kapat ve gerçek dünyada ne kadar özgüvenli olduğunu tekrar hisset.
Burada kimseye öğüt vermeye çalışmıyorum, arafta kalan veya sorunu olan kişilere düşünce yardımı yapıyorum. Nacizane düşüncemdir, doğruluğu benle sınırlıdır. Ne de olsa sosyal medyada yazıyoruz.
21 Haziran 2014 Cumartesi
Özgür İrade, Determinizm ve Tanrı Paradoksu
Gelelim din hocanızın çelişkilerle dolu cevap verdiği, sizin de kendi kendinize sormaktan ve muhabbet arasında "bi şeyler biliom olm ben biraz konuşayım da tanısınlar lan gerçek beni" mantığıyla, muhabbetin ortasına atladığınız genel-geçer bir cevabı olmayan konuya.Yalnız din hocaları dedik ya hangi din hocaları mı? varya şu sınıfta sürekli "eğer dünya güneşe 1mm daha yakın olsaydı kavrulurduk" diyen, öğrencinin de "hocam zıpladığımızda güneşe yakın oluyoruz yanmıyoruz?" dediği, hocanın da ağzının bir köşeysiyle tebessüm edip "cahil çocuk" der gibi derse devam ettiği hocalar.
Nedir bu determinizm yada özgür irade? Tanrı'yı biliyoruz, yani birilerinin bize söylediği anlattığı Tanrı'yı. Kimse söylemese haberimiz olayacak.
Determinizm'e göre olaylardaki tüm etkenlere sahipsen gelecek bellidir. Yani bozuk parayı havaya attığımda rüzgarın hızından atma şiddetine kadar hepsine sahipsem paranın yazı mı tura mı geleceğini bilebilirim. Bunu uzun vadede hayata vurduğumuzda insanın milyon ihtimal düşünmesinden dolayı geleceği göremiyoruz. Her olayda böyle bir durum olduğuna göre, özgür irade dediğimiz şey pratikte bir halta yaramamakta.
Bir ayet ile başlayalım.
Allah her şeyi bilir. Aynı özellik insanlarda da vardır. İnsanlar da bazı şeyleri bilirler. Ancak insanların bilmesi Allah'ın bilmesinin yanında sınırlıdır. Allah'ın bilmesi ise sınırsızdır. Evrendeki mükemmel düzen ve ahenk Allah'ın sonsuz bir ilme sahip olduğunu gösterir. Bu konuda Yüce Allah Kur'an'da: "Karada denizde ne varsa hepsini o bilir. Onun bilgisi dışında bir yaprak dahi düşmez." (En'am suresi ayet 59)
Son cümlede, kader denilen olguya vurgu yapılmıştır. Ve kaderin tanrı kelamı olduğu ortadadır.
Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever. (2/195)(Bakara)
Bu ayette de iyilik edenin bir nevi ödüllendirileceği (bkz.cennet) söylenmiştir. Hemde özgür irade seçimi kullanılarak.
Hz.Muhammed der ki; Bir kimse kadere, hayrı ve şerri ile Allah’tan geldiğine iman etmedikçe, kendisine gelip isabet eden bir şeyin gelip çatmamasının imkânsız olduğunu ve kendisini gelip bulmayan bir şeyin kendisine isabet etmesinin de imkânsız olduğunu kesinlikle bilmedikçe hiç bir kul iman etmiş olamaz.” (Sahihu Sünen’i-Tirmizi)
Burada ise, Hz.muhammed'e göre yapılan, olan herhangi bir olay yada durumun Allah odaklı olduğunu kabul etmeyen kişinin müslüman sayılmayacağı söylenmiştir.
Ha bu arada din hocalarının dünya-güneş görüşü belli. Ya mümin arkadaşlar? Onlara da kaderle ilgili bi kaç kelam edince genelde hep aynı örnek çıkar;
+olm bak binanın tepesine çıkıosun ya
-ee abi
+işte orda atlayıp atlamayacağın sana bağlı, ahanda tam ora kader değil orada atlarsan cehennem.
- ee abi çatıya kadar çıkmam kader mi;
+ olabilir kanka
Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam zamanında çökerler.) A’râf Suresi 34. Ayet
İyilik ve kötülük kavramları dinlerin gün yüzüne çıkardığı bir olgudur. Önceden yoktu demiyorum. Bu kavramların bugünkü ahlaksal anlamları, diğer tarafla gerçek bir anlama kavuşuyor.
İyilik yapmak yada kötülük yapmak zaten kaderimizde varsa, insanoğlu niye çırpınıyor diye geçiriyor içinden. Yaptığımız her bir davranış bir kelebek etkisi gibi bir sonraki davranışımızı da belirlediği için, hatta uzun vadede hayatımızı bile belirlediği için, yapılan en ufak hareket bile kader olabilir. Özgür irade denilen şey ise bu işin çelişkisidir. İyilik yaparsan cennettesin mantığı Hz.Muhammed dönemindeki islamı yayma çabasından başka bir şey değildir. O dönemde savaşlar kazanılınca "allah yardım etti allahın gücüyle kazandık" oluyor. Ama kaybedince "allah yüzünden değil la bizim okçular kaçmış aq ondan" oluyor. (bkz.uhud savaşını terkeden okçu). İşte bu dogmatik her zaman dinin haklı çıkan yapısından dolayı bugün bir çok ateist, deist var. Yeri gelince iyiliği allahtan, kötülüğü kaderden bilir bunlar.
Bana göre eğer varsa kader, sadece doğduğun yerdir ve akrabalarındır. Çünkü ne onları ne değiştirebilirsin ne doğduğun yeri. Seçim şansı sıfırdır. Nefes almaya başladığın andan itibaren oluşan her bok bu insanları kelebek etkisiyle sana etki etmesi, senin de özgür iradenle başkalarına etki etmendir.
İnsanın daha kaç kez nefes alacağını bilmeden iylik kötülük yapma durumu kendi alçaklıklarındandır. Nietzsche derki "Ben bir dilenciye sadaka verecek kadar fakir değilim". Yani anlatmaya çalıştığı şey insanın bir iyilik yaparken aslında yapmaya çalıştığı, kendi kendine iyi olduğunu kanıtlama isteğinden doğan alçak davranışıdır. Bu kadar ucuz ve öteki tarafı düşünen biri olmadığını söyler.
Sonuç olarak pilan yapmayun pilan dutmaz karadenuzde
Nedir bu determinizm yada özgür irade? Tanrı'yı biliyoruz, yani birilerinin bize söylediği anlattığı Tanrı'yı. Kimse söylemese haberimiz olayacak.
Determinizm'e göre olaylardaki tüm etkenlere sahipsen gelecek bellidir. Yani bozuk parayı havaya attığımda rüzgarın hızından atma şiddetine kadar hepsine sahipsem paranın yazı mı tura mı geleceğini bilebilirim. Bunu uzun vadede hayata vurduğumuzda insanın milyon ihtimal düşünmesinden dolayı geleceği göremiyoruz. Her olayda böyle bir durum olduğuna göre, özgür irade dediğimiz şey pratikte bir halta yaramamakta.
Bir ayet ile başlayalım.
Allah her şeyi bilir. Aynı özellik insanlarda da vardır. İnsanlar da bazı şeyleri bilirler. Ancak insanların bilmesi Allah'ın bilmesinin yanında sınırlıdır. Allah'ın bilmesi ise sınırsızdır. Evrendeki mükemmel düzen ve ahenk Allah'ın sonsuz bir ilme sahip olduğunu gösterir. Bu konuda Yüce Allah Kur'an'da: "Karada denizde ne varsa hepsini o bilir. Onun bilgisi dışında bir yaprak dahi düşmez." (En'am suresi ayet 59)
Son cümlede, kader denilen olguya vurgu yapılmıştır. Ve kaderin tanrı kelamı olduğu ortadadır.
Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever. (2/195)(Bakara)
Bu ayette de iyilik edenin bir nevi ödüllendirileceği (bkz.cennet) söylenmiştir. Hemde özgür irade seçimi kullanılarak.
Hz.Muhammed der ki; Bir kimse kadere, hayrı ve şerri ile Allah’tan geldiğine iman etmedikçe, kendisine gelip isabet eden bir şeyin gelip çatmamasının imkânsız olduğunu ve kendisini gelip bulmayan bir şeyin kendisine isabet etmesinin de imkânsız olduğunu kesinlikle bilmedikçe hiç bir kul iman etmiş olamaz.” (Sahihu Sünen’i-Tirmizi)
Burada ise, Hz.muhammed'e göre yapılan, olan herhangi bir olay yada durumun Allah odaklı olduğunu kabul etmeyen kişinin müslüman sayılmayacağı söylenmiştir.
Ha bu arada din hocalarının dünya-güneş görüşü belli. Ya mümin arkadaşlar? Onlara da kaderle ilgili bi kaç kelam edince genelde hep aynı örnek çıkar;
+olm bak binanın tepesine çıkıosun ya
-ee abi
+işte orda atlayıp atlamayacağın sana bağlı, ahanda tam ora kader değil orada atlarsan cehennem.
- ee abi çatıya kadar çıkmam kader mi;
+ olabilir kanka
Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam zamanında çökerler.) A’râf Suresi 34. Ayet
İyilik ve kötülük kavramları dinlerin gün yüzüne çıkardığı bir olgudur. Önceden yoktu demiyorum. Bu kavramların bugünkü ahlaksal anlamları, diğer tarafla gerçek bir anlama kavuşuyor.
İyilik yapmak yada kötülük yapmak zaten kaderimizde varsa, insanoğlu niye çırpınıyor diye geçiriyor içinden. Yaptığımız her bir davranış bir kelebek etkisi gibi bir sonraki davranışımızı da belirlediği için, hatta uzun vadede hayatımızı bile belirlediği için, yapılan en ufak hareket bile kader olabilir. Özgür irade denilen şey ise bu işin çelişkisidir. İyilik yaparsan cennettesin mantığı Hz.Muhammed dönemindeki islamı yayma çabasından başka bir şey değildir. O dönemde savaşlar kazanılınca "allah yardım etti allahın gücüyle kazandık" oluyor. Ama kaybedince "allah yüzünden değil la bizim okçular kaçmış aq ondan" oluyor. (bkz.uhud savaşını terkeden okçu). İşte bu dogmatik her zaman dinin haklı çıkan yapısından dolayı bugün bir çok ateist, deist var. Yeri gelince iyiliği allahtan, kötülüğü kaderden bilir bunlar.
Bana göre eğer varsa kader, sadece doğduğun yerdir ve akrabalarındır. Çünkü ne onları ne değiştirebilirsin ne doğduğun yeri. Seçim şansı sıfırdır. Nefes almaya başladığın andan itibaren oluşan her bok bu insanları kelebek etkisiyle sana etki etmesi, senin de özgür iradenle başkalarına etki etmendir.
İnsanın daha kaç kez nefes alacağını bilmeden iylik kötülük yapma durumu kendi alçaklıklarındandır. Nietzsche derki "Ben bir dilenciye sadaka verecek kadar fakir değilim". Yani anlatmaya çalıştığı şey insanın bir iyilik yaparken aslında yapmaya çalıştığı, kendi kendine iyi olduğunu kanıtlama isteğinden doğan alçak davranışıdır. Bu kadar ucuz ve öteki tarafı düşünen biri olmadığını söyler.
Sonuç olarak pilan yapmayun pilan dutmaz karadenuzde
18 Aralık 2012 Salı
Auschwitz ve Yaşam
Auschwitz ... Bir ölüm fabrikası
Dünyanın en büyük katliamlarının işlendiği Nazi Kampı .. Burada 1 milyon 100 bin den fazla insan yaşamını yitirdi.. Yahudiler bunun büyük bir bölümünü oluşturuyordu..Ancak Hitler sadece Yahudilere değil Sovyet askerlerinden ve Polonyalılardan da tiksiniyordu.. Tarihin en nefret edilen adamı Hitler, Auschwitz toplama kampında İngiltere ve Amerika'nın 2. Dünya Savaşında kaybettiği tüm insanlardan daha fazla kişiyi katletti.
Auschwitz
Hitler, önünde engel niteliği taşıyabilecek herkesin ölüm emrini veriyordu.. Komustasındaki SS subaylarına Yahudilerin ortadan kalkması yani Hitler'ce 'Nihai Çözüm' yolunun öldürmek olduğunu söylemişti..
Hitlerin bu anti-semitisizm'i 1 milyon yahudinin ateşli silahlarca ve gaz odalarında öldürülerek sonuçlancak olması tarihin en büyük katliamına tarih sayfalarında yer etmesi için yataklık ediyordu..
Auschwitz, başlangıçta yahudileri katletmek için kurulmuş bir kamp değildi.. Auschwitz tek bir yer de değildi.. SS subayları Auschwitz 1 adını verdikleri ilk ana kampı Polonya'nın Krakow şehrinin 60 km batısında kuruldu.. Ancak bu kamp yahudiler için değil Polonyalı askeri esirler ve Nazilere karşı tehdit oluşturanlar için hazırlanmıştı .. Bu Kamp zorunlu çalışma ve imha kamplarının birincisiydi.. Kampın girişinde ise dalga geçermiş şekilde yazılan bir yazı vardı ..
Arbeit Macht Frei
(Çalışmak ,Özgürlüğünü Getirir)
Naziler artık Polonya esirlerini öldürmeden yakalayabilir ve çalıştırabilirdi.. Çünkü artık bir kampları vardı.. Tek amaçları vardı.. Polonya'yı köle bir devlet haline getirmek..
Auschwitz'e gönderilen Polonyalı 23.000 esirin yarsından fazlası ilk 20 ay içinde SS subayları tarafından katledilmişti..Toplamda 70.000 Polonyalı Auschwitz 1 de hayatını kaybetti..Öldürülmeyen diğer kısım ise zorunlu çalışmaya mahkumdu SS subayları sağlıklı olan bu insanları öldüremezdi .. Çünkü çalıştırmak için sağlıklı insan gerekiyordu.. Ancak öldürmek yasaksa, işkencenin de yasak olduğu manasına gelmiyordu.. Nazilerin sıkça kullandığı bir yöntem vardı ;
Kollarından geriye doğru çekilerek bedenin havada kalması sağlanıyordu .. böylece kollar tüm bedeni taşımak zorunda bırakılıyordu.. Buna askı işkencesi deniyordu..
Auschwitz'in yerinin değişime uğramasının en önemli nedeni konumuydu.. Bu bölge maden bakımından zengin, kömür yatakları olan ve sulak bir bölgeydi.. Bu bölgeyi Alman şirketlerinden biri alman ekonomisini geliştirmek amaçlı kullanmaya başlayacaktı..
Auschwitz 2 Oświęcim'in 3 km batısındaki Birkenau köyünde kurulması kararlaştırıldı..
Bu yer değişikliği sırasında Hitler gözünü Sovyet topraklarına çoktan dikmişti.. Bu yüzden Auschwitz'in yapımı biraz gecikti.. Sovyet işgalinin başlaması ile Hitler yine adını konuşturmaya başlamıştı.. Savaşın başlamasından sonraki haftalarda 3 milyon sovyet askerini rehin aldı .. İlk 9 ay içinde ise 2 milyon sovyet askeri yaşamını yitirdi.. Bir çoğu alman askerlerinin esareti altında açlıktan öldü.. Esir alınanlar arasında siyasi kimliği olanlar anına vuruluyordu..
Geri kalanlar ise toplama kampına, yani ölüm diyarına ; Auschwitz'e gönderiliyordu.. Auschwitz bu doğudaki savaş yüzünden o noktaya konumlandırılmıştır..
Sovyet esirler Auschwitz ' e ulaştıktan sonra çakıl ocaklarında çalıştırılmaya zorlandılar.. Sovyet yahudilerde savaş esirleri ile buraya gönderiliyordu.. Komünizim karşıtlığı ve Hitlerin anti-semitisizm'i Auschwitz'in yeni nüfusunu oluşturuyordu..
Sovyetler Birliği'nin işgalinden sonra Nazi askerleri köylere baskın verip Yahudi erkeklerini öldürüyorlardı..Aralarında Komünüst ve askerlik çağına gelmemiş olanları da vardı.. Yani SS subayları kimseye acımıyordu..
Nazileri Ukraynalı yahudileri alıp Ukraynanın batısındaki Ostrog kasabasına götürdüler.. Naziler gözlerini yaşlılara,cocuklara ve kadınlara dikmişti.. Seçilen yahudilerin ormana götürülüp çukur kazmaları istendi.. Her yerde yaptıkları gibi ardından soyunup ölümü beklemeleri söylendi ..
Kollarından geriye doğru çekilerek bedenin havada kalması sağlanıyordu .. böylece kollar tüm bedeni taşımak zorunda bırakılıyordu.. Buna askı işkencesi deniyordu..
Auschwitz'in yerinin değişime uğramasının en önemli nedeni konumuydu.. Bu bölge maden bakımından zengin, kömür yatakları olan ve sulak bir bölgeydi.. Bu bölgeyi Alman şirketlerinden biri alman ekonomisini geliştirmek amaçlı kullanmaya başlayacaktı..
Bu yer değişikliği sırasında Hitler gözünü Sovyet topraklarına çoktan dikmişti.. Bu yüzden Auschwitz'in yapımı biraz gecikti.. Sovyet işgalinin başlaması ile Hitler yine adını konuşturmaya başlamıştı.. Savaşın başlamasından sonraki haftalarda 3 milyon sovyet askerini rehin aldı .. İlk 9 ay içinde ise 2 milyon sovyet askeri yaşamını yitirdi.. Bir çoğu alman askerlerinin esareti altında açlıktan öldü.. Esir alınanlar arasında siyasi kimliği olanlar anına vuruluyordu..
Geri kalanlar ise toplama kampına, yani ölüm diyarına ; Auschwitz'e gönderiliyordu.. Auschwitz bu doğudaki savaş yüzünden o noktaya konumlandırılmıştır..
Sovyet esirler Auschwitz ' e ulaştıktan sonra çakıl ocaklarında çalıştırılmaya zorlandılar.. Sovyet yahudilerde savaş esirleri ile buraya gönderiliyordu.. Komünizim karşıtlığı ve Hitlerin anti-semitisizm'i Auschwitz'in yeni nüfusunu oluşturuyordu..
Nazileri Ukraynalı yahudileri alıp Ukraynanın batısındaki Ostrog kasabasına götürdüler.. Naziler gözlerini yaşlılara,cocuklara ve kadınlara dikmişti.. Seçilen yahudilerin ormana götürülüp çukur kazmaları istendi.. Her yerde yaptıkları gibi ardından soyunup ölümü beklemeleri söylendi ..
Kazılan hendeklerin önüne insanlar dizildi.. Ardından Nazi askerleri karşılarına geçip insanları kurşuna dizdizler..Vurulan kişiler kazılan hendeklere düşüyordu..
Artık öldürmenin daha iyi bir yolunu bulmalıydılar.. kurşunları insanlarn üzerinde harcamak bile ziyandı onlar için.. ve gaz odaları yaptılar ..
Hitler ayrıca engelli olan tüm insanlarında ölüm emirlerini vermişti.. Gelecek nesile temiz bir ırk bırakmak istiyordu .. 70.000 kadar özürlü Karbon Monoksit gazı kullanılarak öldürülmüştü..
Auschwitz teki nufüs gittikçe artmıştı.. Hastaların ve çalışamıyacak olanların ayıklanması gerekiyordu..Ayıklananlar gaz odalarına gönderilip infazları gerçekleştiriliyordu..
Artık insanları banyo yapma bahanesi ile gaz odalarına alıp öldürüyorlardı.. Gazın adı Zyklon B adında bir madde idi.. Çalışamayacak olan (çocuk,kadın,yaşlı) kim varsa bu odalara göderilip infaz ediliyordu .. İlk denemeler Blok 11'de yani Auschwitz'in en karanlık köşesinde yapılmış ve başarılı olmuştu.
Ölen insanlar bir araba yığınına atılıp fırınlara götürülüyordu.. Bacasından tüten dumanlar Auschwitz'teki insanların orda neler olup bittğine dair bir fikir veriyordu.. Tüm saçları kesilen insanların cesetleri yakılıyordu..
Artık öldürmenin daha iyi bir yolunu bulmalıydılar.. kurşunları insanlarn üzerinde harcamak bile ziyandı onlar için.. ve gaz odaları yaptılar ..
Hitler ayrıca engelli olan tüm insanlarında ölüm emirlerini vermişti.. Gelecek nesile temiz bir ırk bırakmak istiyordu .. 70.000 kadar özürlü Karbon Monoksit gazı kullanılarak öldürülmüştü..
Auschwitz teki nufüs gittikçe artmıştı.. Hastaların ve çalışamıyacak olanların ayıklanması gerekiyordu..Ayıklananlar gaz odalarına gönderilip infazları gerçekleştiriliyordu..
Artık insanları banyo yapma bahanesi ile gaz odalarına alıp öldürüyorlardı.. Gazın adı Zyklon B adında bir madde idi.. Çalışamayacak olan (çocuk,kadın,yaşlı) kim varsa bu odalara göderilip infaz ediliyordu .. İlk denemeler Blok 11'de yani Auschwitz'in en karanlık köşesinde yapılmış ve başarılı olmuştu.
AUSCHWITZ
27 Temmuz 2012 Cuma
Savaş ve Özgürlük Üzerine
Savaş demek barışa duyulan bir özlem demektir... İlk duyulduğunda insana çok korkutucu gelen bir cümledir.. Devlet kendi savaşlarına girerken aslında barışı düşünerek savaşa girerler.. Hiç bir ülke bu güne kadar aksini yapıp savaşa dahil olmamıştır..Hatta George Bush'ın bu konu hakkında bir sözü vardır. "i just want you to know that, when we talk about war, we're really talking about peace " yani "Şunu bilmenizi isterimki, savaştan söz ederken aslında barıştan söz ediyoruz" ..
İnsanlar savaş ortamında hep barışı isterler, bunun için gerekli olan herşeyi yaparlar mücadele ederler.Ancak savaş ortamı olmadığı zaman bunu bir kenera atarlar.. Yani insanların barışa en çok kucak açtıkları dönem savaş dönemidir..Kişi şuan savaş ortamı olmamasına rağmen huzursuz olabilir..ancak savaş ortamından barış ortamına geçildiğinde gerçek huzura o zaman kavuştuğunu zanneder..halbu ki şuan savaş ortamı olmasa bile barış ortamıda yoktur.. Aslında bunun nedeni insanlarn psikolojik durumlarıdır.. İnsanların en zor duruma düştükleri an yani ivmeleri sıfırı gösterdiği an durum artık değişir ve ivme terse doğru artmaya başlar.. O yüzden barışa en çok savaşta ihtiyaç duyarız..
FREEDOM IS SLAVERY (Özgürlük Köleliktir)
Özgürlük kişiden kişiye değişen bir kavramdır.. Herkes kendi özgürlüğünü bir şekilde devletten veya kendinden ister. Günümüzde demokratik, liberal olduğunu iddaa eden devletler ve halklar kendilerini bireysel olarak özgür zannederek kendinden olmayan halkı suçlar..Aslında suçladıkları halk onlara gerçek özgürlüğü getirme çabasındadır.Aslında haksız yere hapislerde tutulan hücrelerde tutulan insanlar kendi özgürlüğünü devlete karşı kazanmışlardır.. Onlar sadece hala halkları için mücadele etmektedir. Hücrelerde tutulan bu insanlar sokakta kendini özgür zanneden halktan daha da özgürdür.. Çünkü o kişi devlete karşı hakkını ve özgürlüğünü savunup bir sonuca varmıştır .. Tam tersi olan bir kişi ise sokakta rahatça gezerken kendini özgür zannetmektedir .. oysaki o sokak onun hücresidir ..
IGNORANCE IS STRENGTH (Bilgisizlik kuvvettir)
Ne yazıkki günümüzde doğru olan bir kavramdır.. Dünyaya karşı gelmek yerine ona uyarak sadece takip ederek daha kolay yaşamayı anlatır bu söz.. En büyük gücün cehalet olduğu insanların yapılaşma sisteminde, bilginin sınırı vardır ancak cehaletin sınırı yoktur. Bilgili insan özgürlüğünü kısıtlayacak herhangi bir fikre bir ideolojiye kolay kolay teslim olmaz, onun için savaşır gerekirse kendini feda eder ve gücünü yitririr. Ancak bilgisiz bir kişi o güce karşı gelmez ve onların yanında olur. Böylece artık güçlünün yanında olarak daha güçlü olmuş olur. Tabiki bu cehalet burjuvazi toplumlar için geçerlidir.. Bilindiği üzere cahil halk her zaman ezilir .. her zaman .. kurtuluşları ise savaştır , savaş ise barıştır , barış ise özgürlüğe yaklaşmak demektir , özgürlük ise kölelik, kölelik ise cehalet-bilgisizlik , bilgisizlik ise kuvvettir .
(bkz. george orwell)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














