17 Temmuz 2017 Pazartesi
Dünü ve Yarını Unutmak
Hayat, bize verilen kadarını yaşamayı kabullenmek demek değildir. Verilen rolü layığıyla yerine getirmeye çalışmaktan başka adım atmalısın küçük insan. Bütün küçük dertlerini düşündükçe, bütün küçük hesaplarınla gününü sürdürdükçe, küçük dertlerinin dermanını yüce dermanlarda arayacak ve adım atmaya çekineceksin küçük insan.
Aklın her zaman gelecekteki bir olacağın insan sonrası kurduğun kişiliklerinde ve aklın keşkelerle dolu ve yine hala aynı şeyleri yapmaktan muzdarip bir geçmişte. Değişmek istediğini bağırdığın halde bütün hücrelerine, sabah hücrelerine söz geçiremiyor ve saatlerce gözün açık uyuyorsun küçük insan, acıların merhemi olan uykuya öyle aldanmışsın ki, mutluluğu orada bekliyorsun küçük insan. Yarın daha iyi bir sen olmak için dünden daha fazla kendine önem verEmiyor, soysuzca ve budalaca ve suratsızca dakikalarının katili oluyorsun. Yüzünü güldürecek bir şeylere sahip olabilmek için kendinin sarfedebileceği en az çabayı sarfetmek istiyorsun.
Hayal kuruyorsun, kurmaktan geri kalmıyorsun küçük insan, hayallerini çalmalarına müsaade ediyorsun zamanını çalmak isteyen insanlara onların istediğini vererek. Ne yapacağını, ne istediğini, ne şekilde mutlu olacağını bilmiyorsun belki, belki bütün bunlara da "hiç bir hayalim, hiç bir mutlu olacağımı düşündüğüm yol yok" diyerek girişmiyorsun. Ama hiç farkında olmadığın anlamsız bir korku hissini hissetmekten de geri kalmıyorsun.
Korkularının ötesindedir insanın mutlu olacağı kişiliği, küçük insan. Mutluluktan haberi yok sanma fakirlerin, özgürlükten haberi yok sanma kadersizlerin, ve mutluluktan haberin yok sanma kendinin küçük insan. Niye ve neden korktuğunu itiraf edemiyor, çünkü seni harekete geçireceğinden korkuyorsun küçük insan.
"İnsan yaşlı da ölse genç de ölse, ölünce aynı şeyi yitirir: şimdiki zaman insanın yoksun kalabileceği biricik şeydir, çünkü hiç kimse sahip olmadığı bir şeyi yitiremez." -Marcus Aurelius.
8 Kasım 2016 Salı
Söylemek ve Eylemek
Kendimiz hakkında düşündüklerimizin somut gerçeklerden daha fazla somutlaşmasıyla; yergilerimizin, vazgeçişlerimizin, umursamayıp hayatın dengesiz yollarına bıraktığımız belkilerimizin, tek çırpınış göstermeden bu balıkçı ağından, tek beceri denemeden bu kördüğümden, tek hareket etmeden bu cendereden çıkmaya bile çalışmadan; İyiyi, gösterişliyi, herkes tarafından kabul görüneni, üzerine/yanına yakışanı, zevklerini istediği şekilde tatmin edebilecek olanını, istediğimizde duyduğumuz, istediğimizde sağır olduğumuz, bizi bir sürü sorumluluktan kurtaracak, bize sevgi köleliği yapacak birilerini, dertlerimizi bitirecek bir şeyleri istiyoruz. Ve bunu da sırf kendi mutluluğumuzu zıkkımlanmak için istiyoruz.
Tıpkı bir zengin çoçuğunun babasından bir araba istemesi gibi istiyoruz, tıpkı bir patron gibi işçiden ona çay getirmesini ister gibi istiyoruz. Hayattan isteklerimizi o kadar çok onlar gibi istiyoruz ki, o kadar çok normal istiyoruz ki bunu; elimize bir şey geçmeyince oğluna araba almayı reddeden babanın oğlu durumundaki hali gibi oluyoruz. Şaşırıyoruz nasıl olur diyoruz, niye diyoruz, neden haketmemiş olabileceğimizi hiç düşünmeden gördükçe istiyoruz. Birşeyleri bildikçe, umarsızca istiyoruz. Baba bize o arabayı kazanacak tek kuruşluk iş yapmadığımızı söylüyor ve farkına varıyoruz ve hayatta işlerin söylemekle eylemek arasında gidip geldiğini anlıyoruz. Hayatta eyleyen ve söyleyen olarak 2 tip insan olduğunu anlıyoruz.
Bu eyleyenleri buralara kadar getirense söyleyenler. Söyleyenler eylenenlerden bahsettikçe yerleri daha da sağlamlaşıyor.
Söyleyenlerse bir gün eyleyen olmak için hayal kurup duruyor. Söyleyenler onları onlardan daha fazla tanıyor, onları onlardan daha fazla analiz ediyor, onları onlardan daha çok olmak istiyor ve sürekli nasıl eyleyen oldukları sorusunu kendine soruyor, kendinin neden eyleyen olamadığını soruyor ve soruyor. Söyleyen aslında cevabı biliyor. Söyleyen bütün bunları sadece "söylediği" eylemediği için bir söyleyen olduğunu anlıyor.
Eyleyen olmak için, kaderin zırhlı tankına bir tekme atmak, çabalamak zorunda olduğunu anlıyor. Boşa gideceğini düşünüyor çünkü, koca tankı tekme ve yumrukla yıkamayacağını düşünüyor. Ama bir gün tekrar farkına varıyor ve 2 tip insan olduğunu hatırlıyor. Söyleyen ve eyleyen. Tekmeyi ve yumruğu zırhlı tanka attığı anda söyleyenlerin sürekli onu konuşacağını farkediyor. Başarının tankı yıkıp yıkmamak olduğunu kimse bilmiyor, ama söyleyenler öyle zannediyor. Ve tekmeler yumruklar başlıyor. Söyleyen olduğu kadar eyliyor bu sefer. Bizim söyleyen ne kadar çabalasa da tankı yıkamıyor, ama bir eyleyen olarak söyleyenlerin yanından ayrılıp gidiyor.
Ve o gün yine farkediyor; başarı her daim eyleyen olmaktan geçiyor.
10 Ağustos 2016 Çarşamba
Yaşamak Nedir ?
Schopenhauer'un kirpi hikayesinden bahsetmiştim, tekrar bahsedeyim, konu ile alakasını devamında açıklayacağım;
"Soğuk bir kiş sabahı çok sayıda kirpi donmamak için hep birlikte ısınmak üzere bir araya toplanır. ama kısa süre sonra oklarının birbirleri üzerindeki etkilerini görüp yeniden ayrılırlar. Isınma gereksinimi onları bir kez daha bir araya getirdiğinde okları yine kendilerine engel olur ve iki kötü arasında gidip gelirler, ta ki birbirlerine katlanabilecekleri uygun mesafeyi bulana kadar. Bunun gibi, insanların hayatlarının boşluğundan ve tekdüzeliğinden kaynaklanan toplum gereksinimi onları bir araya getirir, ama nahoş ve tiksinti verici özellikleri onları bir kez daha birbirinden ayırır."
Biz toplumsuz yaşayamayacak kadar aciz bir hale gelmiş bir insan çağındayız. Hatta o kadar içindeyiz ki bunun, binaların kapattığı gökyüzüne günde kaç defa bakabilip/bakıp bir şahsiyetimiz olduğunu, bize söylenenlerin dışında, yapmamızı istenilenlerin dışında (okul, askerlik, evlilik, emeklilik) bir hayat görmüyoruz. Böyle diyoruz, böyle, bu kadar. Yaşamak denince 'geçinmek' kavramından öteye, bundan öte bi ideale ulaşamıyor düşüncelerimiz. "Yaşamak" demekle "geçinmek" kavramlarını o kadar birbirine soktuk ki (aslında o kol düğmeli adamlar soktu bizi bu duruma) biz yaşamıyoruz, geçiniyoruz. İstem olmadan yaşayış, yaşama çabası olmaz. Bizim istemlerimiz 'geçinmek'le sınırlı. Hani bazıları seyrediyor hayatı en önden diyoruz ya, problem onların seyretmeleri değil, bizim onları kabullenmemiz. Örgütsüz bir halkta ezilmeye mahkûmdur. Onların neden orada, bizim neden burada olduğumuzu soran bazı insanlar ise, bize bile ne olduğu anlatılmadan onlar tarafından bize karşı lanetlenip öldürüldü. Aslında toplumdan çıkıp şahsiyetin kendi ilmini nasıl aşacağını konuşmak lazım.
'Asıl biz', gün boyunca yaşamaya, 'diğer biz' gün boyunca geçinmeye çalışıyor. Çok azımız gerçek isteklerimizi beyan edebiliyor veya davranışa geçirebiliyoruz. Sabah kalktığımız andan beri yatana kadar susmak bilmeyen o iç benimiz/sesimiz, bizim hayatta her gün uyduğumuz kurallara neden uyduğumuzu, neden toplumsal kurallar dahilince ilerledigimizi ve risk almadığımızı sorup duruyor. Yani içerdeki adam bambaşka bir dünya kuruyor yaşarken, bizse bizim önümüze düşen dünyayı kısıtlarınca yaşıyoruz. Biz, bir değişim istiyoruz evet. Hatta öyle bi değişelim istiyoruz ki, bir daha değişmek zorunda kalmayalim istiyoruz. Ama biz gerçekten değişmek istesek gerçekten bunu yüreklice istesek, şu anı bile boşa geçirmeden kalkar başlarız. Ama belirli bir yalnızlığa ve çöküntüye o kadar alışmışız ki, bunu rahatlık olarak algılıyoruz. İnsanlara, arkadaşlara kirpinin sıcağı istemesi misali yaklaşmamız ise yalnızlığı aldatmamız. Asıl arayışı, mutluluğun pınarını hep uzak gelecekte olacak olan 'şey'den bekliyoruz. Tıpkı ölümü de şuan bizden çok uzak bir gelecekte bizi beklediğini düşündüğümüz gibi. Zincirleme hayaller kuruyoruz. Bir şeyler olduktan, sonra o olduktan, sonra o olduktan sonra hedefe varacağımızı tembihlemişiz kendimize. Ama söylüyorum, bizi bizden başka kimse değiştiremez, ne cafcaflı bir söz ne de bir sevgili. "Geçinmek" ile ilgili hiçbir şey için tam manasıyla motivasyonumuz yok. 'Asıl biz' olan "yaşamak" bunu elimizden alıyor, ve haklı da. Elimize geçen her 100 tl yi hangi en değerli biçimde harcayarak kendimizi mutlu edebiliriz ki? daha kaç 100 tl arayışı ile "geçinmek" yerine "yaşam" elde edebiliriz? Biz o her 100 tl yi belki "yaşamak" alabiliriz diye kazanıyoruz ancak elimize geçen bir tutam "geçinmek".
Hayatı ve yaşamanın ne olduğunu bilmiyoruz. Hayatın bize sürekli bir şeyler borçlu olduğu hissiyatının hırsıyla, elde edemediğimiz şeylerin nedenlerini bile sorgulamadan küfredip geçiyoruz. Toplum içinde bize bahşedilen statü, sıfat, ünvanlara yani kelimlere o kadar bağlı kalmışız ki, bunlar için yaşıyoruz ve ancak bu şekilde bir "yaşam" elde edebileceğimizi düşünüyoruz. Ölene kadar da bunun sınavlarına girip çıkıyoruz. Sonunda sadece bir yaşam sahibi olabilmek için sonuna kadar 'geçiniyoruz'/geçindirilmeye zorlanıyoruz.
Tarih bizim gibileri yazmayacak. Bunu aklınızdan çıkarmayın. Unutulacağız. Eğer risk almadan yaşamaya devam edeceksek, bize onun bunun dediği hayat rehberini takip edip hayatı ezberleyip 'geçinmeye' devam edeceksek, "tarih bizi yazmayacak". Mutluluk hep kaçan bir balık olarak kalacak. Mutluluk "yaşamaktır".
17 Eylül 2015 Perşembe
İslam - Kapitalizm İlişkisi ve Komünizm Nefreti Üzerine
bana göre,
öncelikle tanrıya yapılan gördüğüm bir eleştirileye cevap vereyim;
-eğer allah varsa, islamiyet doğruysa bu kadar boş yere zulüm , işkence gören, bataklıkta, savaşın içinde doğan, tecevüze uğrayan çocuğun, gencin, insanın ne gibi bir günahı var?
+bütün bunları yapan zaten tanrı değil, insan. insanın yaptığı zulüm inanca göre zaten cehennem denilen yerde görülecek. insanoğlunun yaptığı bütün bu işkence ve zulüm "özgür irade" sonucu. kader ise farkındalıksız bir şekilde orada dünyaya gelen insan talihsizliği. insanın sadece seçim yapamadığı olgular "kader" olarak nitelendirilir. mesela anne-babası, akrabaları, doğduğu toplum. bu seçilimler arasında, özgür iradesi ile iyi-kötü arasında seçim yapar.
bir çocuğun savaş ortamında doğması, anne-babasının özgür iradelerinin sonucunda ortaya çıkan durumdur. burada yine tanrının bir kusuru yoktur.
öncelikle insan beyni neden inanç üretir? sorusunun cevabını kitabından alıyoruz;
"tıpkı bedenin hamağa uzandığı zaman, barfikse asıldığı zamandan daha rahat olması gibi, beyin de kuşku duyduğu zamanlara kıyasla inanç duyduğu zaman daha rahattır..."
insan karanlıktan korkmaz, onun içindekini bilmediğinden korkar.
insan yükseklikten korkmaz, düşmekten korkar.
insan sevmekten korkmaz, sevilmemekten korkar.
yani insan, anlamadığı sonucunu kestiremediği, bilmediği şeyden korkar.
o yüzden tv'deki bütün din hocalarına, tüm inananlar en ufak saçma sapan sorusu olsa dahi soruyor.
o yüzden ki tüm insanlar islam'dan önce anlayamadığı güneşe, bilmediği ay'a, biraz farkındalıktan sonra hiç görmediği o tanrı'ya inandı.
din kötü birşey değildir. aksine din güzel birşeydir. her ne olursa olsun iyilik yapmayı pompalayacak bir olgu var. iç huzurunu psikolojini düzeltebilcek, sana bu koca evrendeki anlamsızlıkta sana huzur verecek bir olgudur din.
ancak salt gerçekliği, iyiliğinin ödüllendirilmeyeceği, kötülüğün cezasız kalacağını bilerek ve sırf bu yüzden dua'ya yani başka birinin iyiliğine muhtaç olmadan yaşayabilmek yürek ister. şuan elinde ne olduğuna bakıp şükredenlerin yerine, elinde ne olmadığına bakıp neden diğerlerinde varken sende olmadığını sorgulamak yürek ister.
hz.muhammed, bana göre ondan 1000 yıl önce yaşamış olan platondan daha salak değildi. aksine onun kadar akıllıydı. düşünün hz.muhammed'ten 1000 yıl önce insanlar var ve çok zekice şeyler yazabiliyorlar. evet hz.muhammed'in bir filozof olabileceğini düşünüyorum. mağaraya girip derin düşüncelerinin ürünü olduğunu düşünüyorum kur'an'ın. tıpkı yeri gelince ayetleri değiştirmesi gibi. (bkz: nesh)
nasıl ki şuan nietzsche'nin "tanrı öldü" sözü kafa karıştırıyorsa, hz.muhammed'in "tanrı var" kasti kafa karıştırıyor. bu işlem sadece "buyurun tanrı'ya inanın o var gördüğünüz gibi kitap yolladı." kadar kolay olmamış tarihten anlaşıldığı üzere. allah adına islamiyeti yaymak, bunun gerçek din olduğuna insanları inandırmak, kendi islam topluluklarına insanları çekmek ve o kurallara göre yaşamalarını istemek hz.muhammed'in asıl işiydi. yani bir "kitap peygamberi" olması asıl mesele değil.
evet, tanrı belki insanın yazıyı bulmasını, biraz akıllanmasını istedi kendini direk beyan etmek için. islam'a göre, şeytan ve tanrı'nın tartışmasının ürünü olan dünya ve insanlık, neden bu kadar yıllık insanlık tarihinde gerçek dini bunca zaman bekledi. şimdi bana hristiyanların, musevilerinkinin de doğru olduğunu söyleyen müslüman çıkabilir. yapma kardeşim bi tarafta vaftiz bi tarafta sünnet, bi tarafta şarap serbest, ötekinde içmek cehennem suçlarından. yahudilerdeki kutsallık anlayışı ve armageddon senaryosuna'da inanmadığını biliyorum.
yani bu durumda kimse kimseyi kandırmadan yazalım, kur'an'da bahsedildiği için müslümanlar diğer kitaplara inanırlar. ama o kitapların içinde verilen direktiflere zerre inanmazlar, değiştirilmiş olduğunu felan söylerler veya son kitapta ne yazıyorsa o dur, diğerleri geçersizdir derler. sanki tanrı, insanoğlunun zaman algısında hareket ediyormuş gibi canı sıkıldıkça vazgeçip şarabı yasaklıyor, arada nesh yapıyor ya.
şimdi gelelim islam dininin aslında nasıl bir "kutsal din" olmak yerine, "toplumsal yasa" olmasına. öncelikle şunu söyliyeyim. islam dini bir yönetim biçimi ve ideolojidir. tıpkı demokrasi, komünizm vs gibi.
ideolojilerde ve toplumlarda ödül-ceza sistemi net bir şekilde beillidir. kötülük yaparsan hapse girersin. iyilik yaparsan bulunduğun çevre dahilinde saygı, sevgi cinsinden mükafatlandırılır.
islam dinin de ise bilindiğin üzere cennet ve cehennem var.
peki cennette vaadedilipte dünyada olmayan şey nedir ?
yada şöyle gidelim, zenginin elde edemediği cennette olan dünyada olmayan şeyler nedir?
“cennet, mü’min ve muttakiler için mükâfat olarak hazırlanmış ebedi kalacakları bir meskendir.”
tevbe 72, furkan 15
-bu o zamanın zenginini inandırmak için.
“orası güvenilir bir makamdır.”
duhan 51
- zengin için dünyada var.
“altından ırmaklar akar.”
bakara 25, âl-i imran 15, 136, nisa 57
- zengin için dünyada var.
“cennette elbiseler ipek ve atlastan olup yeşil renkli, altın ve incilerle bezenmiş haldedir.”
hac 23, fatır 33, duhan 53
- zengin için dünyada var.
“cennette altın ve gümüş bilezikler takılacaktır.”
kehf 31, fatır 33, insan 21
- zengin için dünyada var.
“cennet ehli oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olanlarla birlikte girer.”
ra’d 23, yasin 56
-zenginin çocuğu kötü olsa bile en iyi yerde yukardaki tüm şartlara sahip olarak yaşar.
“cennette hurilerden eşler vardır. o huriler ki yeni bir yaratılışla yaratılmış, bakire, göğüsleri tomurcuklaşmış, yalnızca kocalarına bakan ve onlara âşık, saklı inciler gibi iri gözlü, gün yüzü görmemiş yumurta gibi bembeyaz, çadırlar içinde ve tertemiz, yaşıt sevgililer halinde olcaktır.”
vakıa 22, 23, 35, 37, nebe 33, saffat 48, 49, rahman 72, nisa 57
-zengin için hurilerden daha güzel kadınlar var. istediği zaman threesome yapan bir insan olduğunuzu hayal edin, yada etmeyin zengin yapıyor. cennette bu yüzden "hayali" bir nevi valhalla.
“oranın yemişi ve gölgesi süreklidir.”
ra’d 35
-zengin için istediği meyve, istediği mevsimde vardır.
“berrak, içene lezzet veren, sersemletmeyen ve sarhoş etmeyen içkileri vardır.”
saffat 46, 47
-daha iyisi var. yalnız bune lan sarhoş etmeyen içki varmış meyve suyu yani.
“çeşitli meyveler vardır.”
yasin 57, zuhruf 73
-daha açık olur musunuz hz.muhammed bey.
“cennet ehlinin canlarının istediği kuş etleri vardır.”
vakıa 21
-islamiyet topraklarının zamanında avcılık sıkıntısı çektiğinin göstergesidir. insanın hem etçil hem otçul olmasındaki göstergelerden biri. zengin için et mi? peh kuşta neymiş.
“cennette acıkmak ve susamak yoktur.”
ta-ha 118, 119
- bu güzelmiş. yalnız aç olmayan bir insanın istek mekanizması neden az önce yukarda yazdıklarını istesin. neden vaat edilmiş öncekiler. uyuma denen bir şey olmasa, insan uyur mu? insan acıkmasa beslenir mi? bunlar zevk işi değil, yaşam faaliyetlerini sürdürme işidir. gerkesiz ve bana göre direk uydurma bir cennet bilgisidir.
“orada ehlinin canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey vardır.”
zuhruf 71
-kadın, doğa, yemek..?zengin için var. insan farkındalık sahibi olduğu şeyi arzular. mesela ben scarlett johansson'ı hiç görmeseydim onu düşleyip isteyemezdim.
“bahçeler ve üzüm bağları vardır.”
nebe 32
- zengine var.
... diye gidiyor. yani elde edilmesi teknik açıdan imkansız olan şeylerin vaadedildiği bir toplumun, bunların idealleri ile eyleme geçirilmesinden başka birşey değildir din savaşları.
birazda toplumu oluşturduktan sonra yapılmasını zorunlu kıldıkları birkaç şeye bakalım.
Zekat Vermek;
uzaktan bakınca ne kadar da tanrısal, iyilikten başka bir amacı olmayan uygulama gibi duruyor değil mi? zekat vermenin, zengin bir iş adamının bir derneğe 10 bin tl bağışlamasından bir farkı yoktur. zengini fakir etmez, ama fakiri susturur. bütün müslüman toplumları zekatı şöyle bilir;
altın ve gümüşün değerinin 40'ta 1'i. tarladaki ürünün 10'da 1'i.
şimdi ne anladınız bu cümleden.
değerli eşyadan az, tarladakinden fakire 10 da 1.
zekat vermek, bir nevi fakirin zengine saldırmasını önlemek, ayaklanmasını engellemek içinidir.
yahu bir din düşünün ki, tüm insanlar eşit olmalıdır diyemiyor, demiyor.
Oruç Tutmak;
yine her zaman olduğu gibi fakirin zengine ayaklanamasını durdurmak içindir. oruç tutmak fakirin halinden anlamaktır diye geçer. sanki fakirin hali 13 saat aç kalarak anlaşılacakmış gibi. ha bide iftar anında pastırmalara, etlere saldırmakta garip. sanki fakir adam karnı doyarken öyle zengin çeşitli sofrada yemek yiyor. oruç tutmak, fakirleri kandırmaktan başka birşey değildi zamanında. şuan zaten garip bir kültür halini aldı. oruç tutarsın, akşamına hayvan gibi etini, baklavanı yersin, fasıllar eğlenceler yaparsın, fakirde neymiş?
öncelikle sen böyle birşeyi dinin en merkezi noktalarından birine koyarak "zengin-fakir" ayrımını kabul edemezsin. paranın varlığının etkisi gün gibi açıkça görülmektedir. para dine karışmıştır. o andan itibaren paraya muhtaç olarak yaşayan tek canlının insan olduğu apaçık görülmektedir. insan icadı olan bir nesneyle toplumları korkularından yakalayıp yönetmek muhteşem bir fikir. hz.muhammed'e saygılarımı sunuyorum.
Hacca Gitmek;
yahu son kitap diyorsunuz. önümüzdeki 5 milyon yıla hitap edecek diyorsunuz. bugün türkiye'deki hangi müslüman hac vazifesini yapabiliyor. bir diyanet soyuyor, bir hava yolları, bir araplar. fakir olanada neymiş efendim gerek yokmuş gitmesinmiş. müslüman devlet değil misin? gönerdesene bedavaya herkes vazifesini yerine getirsin. ama yok. din üzerine değil, para üzerine kurulmuş insanlık. oraya gidip taşladığın şeytan, aslında para. oraya gidip acılarını, sorunlarını aktardığın bir çok şey o şeytan zannettiğin para yüzünden.
islam veya dinler, kapitalist toplumunların zeminini hazırlamıştır. hani solcular veya komünistler allahsız olarak görülür ya, bence siz onu bu adamlar paranın getirebileceği kapitalistler etkenlere, insanların eşit olma düşüncesine, özel mülkiyetin olmaması fikrine karşı olduğuz için bu insanları suçluyorsunuz.
Nietzsche'nin insanlar hakkındaki güce tapma fikrinede saygı duyarım. onu da paylaşıp, insandaki "tapma ve güç istemi, efendi olup toplumları yönetmek" sonucunda doğan islamiyet konusundan uzaklaşayım...halifelikten tut müslümanların kraliyet ailelerine... islam dini paranın, gücün bir oyunudur.
nerede canlı buldumsa,
orada itaat hakkında konuşulduğunu da duydum.
her canlı aynı zamanda bir itaat edendir.
ve şuydu ikinci duyduğum;
kendi kendine itaat etmeyene, emredilir!
böyledir canlıların doğası...
ve kendi kendine emir verdiğinde de;
o zaman da ödemelidir, kendi emrinin bedelini.
kendi yasasının yargıcı ve celladı
ve kurbanı olmak zorundadır.
''peki nasıl olabiliyor bu ?'' diye sordum kendime.
canlıyı itaat etmeye ve emretmeye
ve emrederken hâlâ itaatkâr olmaya ikna eden nedir ?
dinleyin şu sözümü ey en bilgeler !
nerede bir canlı gördüysem
orada güç istemini gördüm;
ve hizmet edenin isteminde bile,
efendi olma istemini gördüm.
zayıf olanı güçlü olana hizmet etmeye ikna eder istemi, daha da zayıfların üstünde efendi olmak isteyenin;
bir tek bu zevkten mahrum bırakamaz kendini.
öncelikle tanrıya yapılan gördüğüm bir eleştirileye cevap vereyim;
-eğer allah varsa, islamiyet doğruysa bu kadar boş yere zulüm , işkence gören, bataklıkta, savaşın içinde doğan, tecevüze uğrayan çocuğun, gencin, insanın ne gibi bir günahı var?
+bütün bunları yapan zaten tanrı değil, insan. insanın yaptığı zulüm inanca göre zaten cehennem denilen yerde görülecek. insanoğlunun yaptığı bütün bu işkence ve zulüm "özgür irade" sonucu. kader ise farkındalıksız bir şekilde orada dünyaya gelen insan talihsizliği. insanın sadece seçim yapamadığı olgular "kader" olarak nitelendirilir. mesela anne-babası, akrabaları, doğduğu toplum. bu seçilimler arasında, özgür iradesi ile iyi-kötü arasında seçim yapar.
bir çocuğun savaş ortamında doğması, anne-babasının özgür iradelerinin sonucunda ortaya çıkan durumdur. burada yine tanrının bir kusuru yoktur.
öncelikle insan beyni neden inanç üretir? sorusunun cevabını kitabından alıyoruz;
"tıpkı bedenin hamağa uzandığı zaman, barfikse asıldığı zamandan daha rahat olması gibi, beyin de kuşku duyduğu zamanlara kıyasla inanç duyduğu zaman daha rahattır..."
insan karanlıktan korkmaz, onun içindekini bilmediğinden korkar.
insan yükseklikten korkmaz, düşmekten korkar.
insan sevmekten korkmaz, sevilmemekten korkar.
yani insan, anlamadığı sonucunu kestiremediği, bilmediği şeyden korkar.
o yüzden tv'deki bütün din hocalarına, tüm inananlar en ufak saçma sapan sorusu olsa dahi soruyor.
o yüzden ki tüm insanlar islam'dan önce anlayamadığı güneşe, bilmediği ay'a, biraz farkındalıktan sonra hiç görmediği o tanrı'ya inandı.
din kötü birşey değildir. aksine din güzel birşeydir. her ne olursa olsun iyilik yapmayı pompalayacak bir olgu var. iç huzurunu psikolojini düzeltebilcek, sana bu koca evrendeki anlamsızlıkta sana huzur verecek bir olgudur din.
ancak salt gerçekliği, iyiliğinin ödüllendirilmeyeceği, kötülüğün cezasız kalacağını bilerek ve sırf bu yüzden dua'ya yani başka birinin iyiliğine muhtaç olmadan yaşayabilmek yürek ister. şuan elinde ne olduğuna bakıp şükredenlerin yerine, elinde ne olmadığına bakıp neden diğerlerinde varken sende olmadığını sorgulamak yürek ister.
hz.muhammed, bana göre ondan 1000 yıl önce yaşamış olan platondan daha salak değildi. aksine onun kadar akıllıydı. düşünün hz.muhammed'ten 1000 yıl önce insanlar var ve çok zekice şeyler yazabiliyorlar. evet hz.muhammed'in bir filozof olabileceğini düşünüyorum. mağaraya girip derin düşüncelerinin ürünü olduğunu düşünüyorum kur'an'ın. tıpkı yeri gelince ayetleri değiştirmesi gibi. (bkz: nesh)
nasıl ki şuan nietzsche'nin "tanrı öldü" sözü kafa karıştırıyorsa, hz.muhammed'in "tanrı var" kasti kafa karıştırıyor. bu işlem sadece "buyurun tanrı'ya inanın o var gördüğünüz gibi kitap yolladı." kadar kolay olmamış tarihten anlaşıldığı üzere. allah adına islamiyeti yaymak, bunun gerçek din olduğuna insanları inandırmak, kendi islam topluluklarına insanları çekmek ve o kurallara göre yaşamalarını istemek hz.muhammed'in asıl işiydi. yani bir "kitap peygamberi" olması asıl mesele değil.
evet, tanrı belki insanın yazıyı bulmasını, biraz akıllanmasını istedi kendini direk beyan etmek için. islam'a göre, şeytan ve tanrı'nın tartışmasının ürünü olan dünya ve insanlık, neden bu kadar yıllık insanlık tarihinde gerçek dini bunca zaman bekledi. şimdi bana hristiyanların, musevilerinkinin de doğru olduğunu söyleyen müslüman çıkabilir. yapma kardeşim bi tarafta vaftiz bi tarafta sünnet, bi tarafta şarap serbest, ötekinde içmek cehennem suçlarından. yahudilerdeki kutsallık anlayışı ve armageddon senaryosuna'da inanmadığını biliyorum.
yani bu durumda kimse kimseyi kandırmadan yazalım, kur'an'da bahsedildiği için müslümanlar diğer kitaplara inanırlar. ama o kitapların içinde verilen direktiflere zerre inanmazlar, değiştirilmiş olduğunu felan söylerler veya son kitapta ne yazıyorsa o dur, diğerleri geçersizdir derler. sanki tanrı, insanoğlunun zaman algısında hareket ediyormuş gibi canı sıkıldıkça vazgeçip şarabı yasaklıyor, arada nesh yapıyor ya.
şimdi gelelim islam dininin aslında nasıl bir "kutsal din" olmak yerine, "toplumsal yasa" olmasına. öncelikle şunu söyliyeyim. islam dini bir yönetim biçimi ve ideolojidir. tıpkı demokrasi, komünizm vs gibi.
ideolojilerde ve toplumlarda ödül-ceza sistemi net bir şekilde beillidir. kötülük yaparsan hapse girersin. iyilik yaparsan bulunduğun çevre dahilinde saygı, sevgi cinsinden mükafatlandırılır.
islam dinin de ise bilindiğin üzere cennet ve cehennem var.
peki cennette vaadedilipte dünyada olmayan şey nedir ?
yada şöyle gidelim, zenginin elde edemediği cennette olan dünyada olmayan şeyler nedir?
“cennet, mü’min ve muttakiler için mükâfat olarak hazırlanmış ebedi kalacakları bir meskendir.”
tevbe 72, furkan 15
-bu o zamanın zenginini inandırmak için.
“orası güvenilir bir makamdır.”
duhan 51
- zengin için dünyada var.
“altından ırmaklar akar.”
bakara 25, âl-i imran 15, 136, nisa 57
- zengin için dünyada var.
“cennette elbiseler ipek ve atlastan olup yeşil renkli, altın ve incilerle bezenmiş haldedir.”
hac 23, fatır 33, duhan 53
- zengin için dünyada var.
“cennette altın ve gümüş bilezikler takılacaktır.”
kehf 31, fatır 33, insan 21
- zengin için dünyada var.
“cennet ehli oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olanlarla birlikte girer.”
ra’d 23, yasin 56
-zenginin çocuğu kötü olsa bile en iyi yerde yukardaki tüm şartlara sahip olarak yaşar.
“cennette hurilerden eşler vardır. o huriler ki yeni bir yaratılışla yaratılmış, bakire, göğüsleri tomurcuklaşmış, yalnızca kocalarına bakan ve onlara âşık, saklı inciler gibi iri gözlü, gün yüzü görmemiş yumurta gibi bembeyaz, çadırlar içinde ve tertemiz, yaşıt sevgililer halinde olcaktır.”
vakıa 22, 23, 35, 37, nebe 33, saffat 48, 49, rahman 72, nisa 57
-zengin için hurilerden daha güzel kadınlar var. istediği zaman threesome yapan bir insan olduğunuzu hayal edin, yada etmeyin zengin yapıyor. cennette bu yüzden "hayali" bir nevi valhalla.
“oranın yemişi ve gölgesi süreklidir.”
ra’d 35
-zengin için istediği meyve, istediği mevsimde vardır.
“berrak, içene lezzet veren, sersemletmeyen ve sarhoş etmeyen içkileri vardır.”
saffat 46, 47
-daha iyisi var. yalnız bune lan sarhoş etmeyen içki varmış meyve suyu yani.
“çeşitli meyveler vardır.”
yasin 57, zuhruf 73
-daha açık olur musunuz hz.muhammed bey.
“cennet ehlinin canlarının istediği kuş etleri vardır.”
vakıa 21
-islamiyet topraklarının zamanında avcılık sıkıntısı çektiğinin göstergesidir. insanın hem etçil hem otçul olmasındaki göstergelerden biri. zengin için et mi? peh kuşta neymiş.
“cennette acıkmak ve susamak yoktur.”
ta-ha 118, 119
- bu güzelmiş. yalnız aç olmayan bir insanın istek mekanizması neden az önce yukarda yazdıklarını istesin. neden vaat edilmiş öncekiler. uyuma denen bir şey olmasa, insan uyur mu? insan acıkmasa beslenir mi? bunlar zevk işi değil, yaşam faaliyetlerini sürdürme işidir. gerkesiz ve bana göre direk uydurma bir cennet bilgisidir.
“orada ehlinin canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey vardır.”
zuhruf 71
-kadın, doğa, yemek..?zengin için var. insan farkındalık sahibi olduğu şeyi arzular. mesela ben scarlett johansson'ı hiç görmeseydim onu düşleyip isteyemezdim.
“bahçeler ve üzüm bağları vardır.”
nebe 32
- zengine var.
... diye gidiyor. yani elde edilmesi teknik açıdan imkansız olan şeylerin vaadedildiği bir toplumun, bunların idealleri ile eyleme geçirilmesinden başka birşey değildir din savaşları.
birazda toplumu oluşturduktan sonra yapılmasını zorunlu kıldıkları birkaç şeye bakalım.
Zekat Vermek;
uzaktan bakınca ne kadar da tanrısal, iyilikten başka bir amacı olmayan uygulama gibi duruyor değil mi? zekat vermenin, zengin bir iş adamının bir derneğe 10 bin tl bağışlamasından bir farkı yoktur. zengini fakir etmez, ama fakiri susturur. bütün müslüman toplumları zekatı şöyle bilir;
altın ve gümüşün değerinin 40'ta 1'i. tarladaki ürünün 10'da 1'i.
şimdi ne anladınız bu cümleden.
değerli eşyadan az, tarladakinden fakire 10 da 1.
zekat vermek, bir nevi fakirin zengine saldırmasını önlemek, ayaklanmasını engellemek içinidir.
yahu bir din düşünün ki, tüm insanlar eşit olmalıdır diyemiyor, demiyor.
Oruç Tutmak;
yine her zaman olduğu gibi fakirin zengine ayaklanamasını durdurmak içindir. oruç tutmak fakirin halinden anlamaktır diye geçer. sanki fakirin hali 13 saat aç kalarak anlaşılacakmış gibi. ha bide iftar anında pastırmalara, etlere saldırmakta garip. sanki fakir adam karnı doyarken öyle zengin çeşitli sofrada yemek yiyor. oruç tutmak, fakirleri kandırmaktan başka birşey değildi zamanında. şuan zaten garip bir kültür halini aldı. oruç tutarsın, akşamına hayvan gibi etini, baklavanı yersin, fasıllar eğlenceler yaparsın, fakirde neymiş?
öncelikle sen böyle birşeyi dinin en merkezi noktalarından birine koyarak "zengin-fakir" ayrımını kabul edemezsin. paranın varlığının etkisi gün gibi açıkça görülmektedir. para dine karışmıştır. o andan itibaren paraya muhtaç olarak yaşayan tek canlının insan olduğu apaçık görülmektedir. insan icadı olan bir nesneyle toplumları korkularından yakalayıp yönetmek muhteşem bir fikir. hz.muhammed'e saygılarımı sunuyorum.
Hacca Gitmek;
yahu son kitap diyorsunuz. önümüzdeki 5 milyon yıla hitap edecek diyorsunuz. bugün türkiye'deki hangi müslüman hac vazifesini yapabiliyor. bir diyanet soyuyor, bir hava yolları, bir araplar. fakir olanada neymiş efendim gerek yokmuş gitmesinmiş. müslüman devlet değil misin? gönerdesene bedavaya herkes vazifesini yerine getirsin. ama yok. din üzerine değil, para üzerine kurulmuş insanlık. oraya gidip taşladığın şeytan, aslında para. oraya gidip acılarını, sorunlarını aktardığın bir çok şey o şeytan zannettiğin para yüzünden.
islam veya dinler, kapitalist toplumunların zeminini hazırlamıştır. hani solcular veya komünistler allahsız olarak görülür ya, bence siz onu bu adamlar paranın getirebileceği kapitalistler etkenlere, insanların eşit olma düşüncesine, özel mülkiyetin olmaması fikrine karşı olduğuz için bu insanları suçluyorsunuz.
Nietzsche'nin insanlar hakkındaki güce tapma fikrinede saygı duyarım. onu da paylaşıp, insandaki "tapma ve güç istemi, efendi olup toplumları yönetmek" sonucunda doğan islamiyet konusundan uzaklaşayım...halifelikten tut müslümanların kraliyet ailelerine... islam dini paranın, gücün bir oyunudur.
nerede canlı buldumsa,
orada itaat hakkında konuşulduğunu da duydum.
her canlı aynı zamanda bir itaat edendir.
ve şuydu ikinci duyduğum;
kendi kendine itaat etmeyene, emredilir!
böyledir canlıların doğası...
ve kendi kendine emir verdiğinde de;
o zaman da ödemelidir, kendi emrinin bedelini.
kendi yasasının yargıcı ve celladı
ve kurbanı olmak zorundadır.
''peki nasıl olabiliyor bu ?'' diye sordum kendime.
canlıyı itaat etmeye ve emretmeye
ve emrederken hâlâ itaatkâr olmaya ikna eden nedir ?
dinleyin şu sözümü ey en bilgeler !
nerede bir canlı gördüysem
orada güç istemini gördüm;
ve hizmet edenin isteminde bile,
efendi olma istemini gördüm.
zayıf olanı güçlü olana hizmet etmeye ikna eder istemi, daha da zayıfların üstünde efendi olmak isteyenin;
bir tek bu zevkten mahrum bırakamaz kendini.
5 Haziran 2015 Cuma
Dinlerin Bilimin Önünü Kesmesi
Salt inancın değil, dinlerin bilimin önünü kesmesi diye tekrarladığım düşünce.Çünkü
din bir nevi mitolojiktir. Allah'ın olduğu yerde efsaneler, mucizeler,
hikayeler vardır. bilimin amacı dinlerin garipliğini mantığa kavuşturmak
değildir. Dinde gelişen olayları, fizik kuralları reddediyor olsa bile (örneğin),
en fazla inancınız zedelenir ve dinden çıkarsınız. İnsanların allah
korkusu ve salt gerçeklerle yüzleşme korkusu, bilimin dine olan herhangi
bir yakın noktasında sırtını çevirip gitmesini sağlıyor. O yüzden dinin
içinde olup ona körü körüne inanmak demek, dini değerleri şüpheye
düşürecek bilim bulgularını reddetmek demektir. (bkz: evrim teorisi)
Ancak mesele, dinin bir bütün olarak bilimle çelişip çelişmemesi değil. mesele, dinin insanlara verdiği bilimsel vizyon görüşünü kapatması. Ya din ya bilim, elbet birbirlerinin önünü bir yerde kesecektir. Ya yapay canlılar yaratılırken, ya başka gezegenlerde yaşam keşfedilirken ya da bilim, insanları tekrar diriltebilirken. Bu bahsettiğim olguları inançlı birinin yapması zor. Çünkü inançlı birisi, etik olarak dinin kurallarına ve dogmatik yapısına bağlı kalmak durumundadır. Örneğin; yaratılış hikayesini kabul edip sual sormaz ise, genetikte biyolojide ilerleme kaydedemez. Veya beklenmedik bir ölüme karşı kader diyip geçerse, o hastalığın tedavisini asla bulamaz. Bir şeyi öğrenmenin temel yolu soru sormaktır. Yani bu soruyu belli sebepler dahilinde soramamak, ufkunu yarıya indirmek demektir. Din olguları ise, günümüz şartlarında yanlış ellerce kullanılmasından dolayı ufku yarıya indiriyor. dinin korkutucu bir öğe olarak cahilce kullanılmasının sonucu olarak kişi korku faktöründen dolayı dine bilimden daha çok inanıyor, ve bu yüzden bilim gelişmiyor. türkiye'de şu durumdan dolayı.
Günümüzden gerçek bir örnek verip, din-bilim ilişkisine göz atalım. Hepinizin bildiği gibi coğrafya bir bilim dalıdır. Eskiden dünyanın yuvarlak olmadığı konusunda tek kişi hariç, herkes hem fikirdi. Ancak coğrafya bilimi, bu tek kişinin haklı olduğunu ortaya çıkardı. Günümüzde kime sorsanız inançlı yada inanmayan dünyanın yuvarlak olduğuna inanır. Çünkü dine karışan bir olgu yoktur o an işin içinde. Ancak bir camiye gidip ibadet eden kişiye, kabeye doğru değilde 180 derece dönüp namaz kılmasını, bunun aslında dünyanın yuvarlak olmasından mütevellit, aynı hesaba geleceğini söyleyin. Vereceği tepkiyi merak ederdim doğrusu. Tabi ki denemeden bilemeyiz ama, onca senedir bu memleketteyiz, neler gördük neler duyduk. Sonucu az çok tahmin edebiliriz sanırım.
Şayet sonuç tahmin ettiğimiz boyutta ise, inanılan bir salt bilim doğrusunun, dini değerlere karışma ve onu sarsma kaygısından ve hatta bilinç altında allah korkusunu tetiklediğini görmekteyiz. O yüzden henüz kesin olarak bilinmeyen olguların, inananlar tarafından doğru veya yanlış olduğu sonucuna varılamaz (big bang'ten önce ne olduğu veya yaratıcı var mıdır sorusu). Henüz bilinmeyen olgular ile allah'ın varlığı ispat edilemez. Aynı şekilde yokluğu da ispat edilemez. İnanan insanların önce buna bir son vermesi gerekiyor. İnanmayan kişilere, henüz bilimin ulaşamadığı yerlerden sorular sorulması, kişinin cehalettinden başka bir şey değildir. Dinin kesin hüküm verebildiği, bilimin üzerine gittiği konular inanan insanları rahatsız etmemelidir. Bilime katkı yapmak için önce bunu bir köşeye bırakmak gerekiyor. Aksi takdirde, türkiyede bilimde çığır açabilicek herhangi bir gelişme yaşanacağını düşünmüyorum. Onlarca einstein olsa da, sırf çevreden gördüğü bu din kaygısı yüzünden ufku daralacaktır. Şimdilik en azından inanan insanların bu bilince gelmesi umuduyla diyelim. (yine genelleme yapmıyorum.)
Ancak mesele, dinin bir bütün olarak bilimle çelişip çelişmemesi değil. mesele, dinin insanlara verdiği bilimsel vizyon görüşünü kapatması. Ya din ya bilim, elbet birbirlerinin önünü bir yerde kesecektir. Ya yapay canlılar yaratılırken, ya başka gezegenlerde yaşam keşfedilirken ya da bilim, insanları tekrar diriltebilirken. Bu bahsettiğim olguları inançlı birinin yapması zor. Çünkü inançlı birisi, etik olarak dinin kurallarına ve dogmatik yapısına bağlı kalmak durumundadır. Örneğin; yaratılış hikayesini kabul edip sual sormaz ise, genetikte biyolojide ilerleme kaydedemez. Veya beklenmedik bir ölüme karşı kader diyip geçerse, o hastalığın tedavisini asla bulamaz. Bir şeyi öğrenmenin temel yolu soru sormaktır. Yani bu soruyu belli sebepler dahilinde soramamak, ufkunu yarıya indirmek demektir. Din olguları ise, günümüz şartlarında yanlış ellerce kullanılmasından dolayı ufku yarıya indiriyor. dinin korkutucu bir öğe olarak cahilce kullanılmasının sonucu olarak kişi korku faktöründen dolayı dine bilimden daha çok inanıyor, ve bu yüzden bilim gelişmiyor. türkiye'de şu durumdan dolayı.
Günümüzden gerçek bir örnek verip, din-bilim ilişkisine göz atalım. Hepinizin bildiği gibi coğrafya bir bilim dalıdır. Eskiden dünyanın yuvarlak olmadığı konusunda tek kişi hariç, herkes hem fikirdi. Ancak coğrafya bilimi, bu tek kişinin haklı olduğunu ortaya çıkardı. Günümüzde kime sorsanız inançlı yada inanmayan dünyanın yuvarlak olduğuna inanır. Çünkü dine karışan bir olgu yoktur o an işin içinde. Ancak bir camiye gidip ibadet eden kişiye, kabeye doğru değilde 180 derece dönüp namaz kılmasını, bunun aslında dünyanın yuvarlak olmasından mütevellit, aynı hesaba geleceğini söyleyin. Vereceği tepkiyi merak ederdim doğrusu. Tabi ki denemeden bilemeyiz ama, onca senedir bu memleketteyiz, neler gördük neler duyduk. Sonucu az çok tahmin edebiliriz sanırım.
Şayet sonuç tahmin ettiğimiz boyutta ise, inanılan bir salt bilim doğrusunun, dini değerlere karışma ve onu sarsma kaygısından ve hatta bilinç altında allah korkusunu tetiklediğini görmekteyiz. O yüzden henüz kesin olarak bilinmeyen olguların, inananlar tarafından doğru veya yanlış olduğu sonucuna varılamaz (big bang'ten önce ne olduğu veya yaratıcı var mıdır sorusu). Henüz bilinmeyen olgular ile allah'ın varlığı ispat edilemez. Aynı şekilde yokluğu da ispat edilemez. İnanan insanların önce buna bir son vermesi gerekiyor. İnanmayan kişilere, henüz bilimin ulaşamadığı yerlerden sorular sorulması, kişinin cehalettinden başka bir şey değildir. Dinin kesin hüküm verebildiği, bilimin üzerine gittiği konular inanan insanları rahatsız etmemelidir. Bilime katkı yapmak için önce bunu bir köşeye bırakmak gerekiyor. Aksi takdirde, türkiyede bilimde çığır açabilicek herhangi bir gelişme yaşanacağını düşünmüyorum. Onlarca einstein olsa da, sırf çevreden gördüğü bu din kaygısı yüzünden ufku daralacaktır. Şimdilik en azından inanan insanların bu bilince gelmesi umuduyla diyelim. (yine genelleme yapmıyorum.)
4 Kasım 2014 Salı
Sosyal Medya ve Doğal Seleksiyon
Bir yer düşünün, öyle bir yer ki bu yer; yapmadığın şeyleri sunduğun, binlerce çektiğin fotoğraftan, her fotoğrafında o nefret ettiğin burnundan sana en benzemeyeni korka korka koyduğun yer. Korkarsın bir nevi, ilk kez giriyorsan adını sanını vermekten çekinirsin, başka bir isim, başka bir adres verirsin. Korkarsın ama yine de girersin. Yavaş yavaşta alışırsın.
İnsanlarla iletişimi, etkileşimi gördükçe açılırsın. Burda yüzsüz de olursun, küfürbazda olursun. Çünkü anlamışsındır, bağırsan da isyan etsen de hayata, şu dikdörtgenin ötesine gidemiyor, düzelmiyor burada hayatın. Önüne kim gelirse hiç acımadan eleştirirsin, yerersin. Saygı manasında eser yoktur burada sende. Burada olduğun kişiye kendin bile inanamazsın. Dışarda henüz "hayır" demeyi öğrenememişsindir, ama burda o kelimenin anasını bellersin. Komşun ayşe teyze birşey isteyince ne kadar zoruna gitsede yaparsın. Yada yalandan selam verirsin mahalledeki insanlara. Ama burada o kişi olamazsın. Egoist olursun, bir beğeni ile göğsün kabarır, "ben buyum ulan işte" dersin. Herkesten özel zanndersin kendini. Yazdığın tek yorumun, içeriğin, tivitin en doğru cümle, en iyi düşünce olduğunu düşünürsün.
Peki neden böyledir bu iş? Neden insan bu mecrada beğenilmek, ilgi görmek, takip edilmek, yönetmek ister? Doğal seleksiyon denen şeyin ne kadar doğru olduğunu, sosyal medyada bile bir doğal seleksiyon olduğunu düşünüyorum. Nedir doğal seleksiyon? Yani ortamına göre, sadece güçlü olanın yaşamını devam ettirebileceği feşmekan demek. Tabi bu bizim bildiğimiz, genlerimizden kalan bir düşünce ve salt gerçek. Girilen her ortamda kalıtsaldır, değişmezdir bu. Sosyal medyada kendi içinde bir dünyadır ve kendi içinde bir doğal seleksiyonu vardır.
Buranın kurallarına göre hareket ediyoruz. Buranın iyisi, en güzeli ve bilineni, beğeni göreni, düşüncesi en çok paylaşılanı olmak istiyoruz. Sebebi ise o dünyanın yaratmış olduğu ve senin farkında olmadan inandığın ve kabul ettiğin yargılar yüzünden.Çünkü o dünyada kalmanın tek yolunu, içerisinde bulunan koşullara adapte olarak devam edeceğini düşünüyorsun. Çünkü gerçek hayatta en başarılı avlanan maymun, en güzel götü hakedendi. Beğeni olmadan kendini kötü hissetmen, attığın tivitlerin yani düşüncelerinin paylaşılmadığından başkalarına ulaştığını görmediğinden kötü hissetmen, bu yüzden ve daha çeşitlendirilebilecek yüzlerce ayrıntı.
İşin en kötüsü de ne biliyor musun? Sen o dünyaya, şu nefes aldığın yerden daha çok inanıyorsun. Ve bu yüzden hiçbir zaman olamayacağın kişiyi orda yaşamak istiyorsun. İşte bu gerçek hayatta senin özgüvenini senden koparıp alıyor.
Dr david j schwartz'in şöyle bir sözü var ;
-Bir şeyin imkansız olduğuna inanırsanız, akılınız bunu neden imkansız olduğunu ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız onu yapmak üzere çözümü bulmanıza yardım etmek için çalışmaya başlar.
Tekrar söylüyorum, sen o dünyaya bu gerçek dünyadan daha çok inanıyorusun, beynin neden gerçek dünyada bir şeyleri başarmak için çabalasın ki. Hiç bir zaman tek kelime edemeyeceğin o götü güzel kıza, rahatça selam yazıyorsun ya hani, yada çok yakışıklı gördüğün bir erkeği ekleyebiliyorsun ya, hani normalde yanına gittiğinde kızardığın. Bunların hepsi senin gerçekte yapamadığın, yada yapmayı anlamsız bulup bir korkak gibi kaçtığın, senin özgüvenini sikip atan şeyler. Cesareti olmayan insanın hep bir bananesi vardır. Senin sosyal medyada, az önce yazdığım gibi davranman demek, yani gerçek hayatta alamadığın riskleri kısayoldan çözmeye çalışman demek; senin bütün hayatını önemisiz kılan, her zaman "vay be" çekeceğin hayatların arkasından bakman demektir. Çünkü gerçek dünyanın doğal seleksiyonu bu durumu affetmez. Yaşamanın ne olduğunu düşün ve kendin karar ver. Günümüzün doğal seleksiyonunun şekli avlanmak değil. Bütün bu riskleri sırtlayamamak, ileride iş konusu olsun, hayati konular olsun, aşk konusu olsun bütün konular seni başarısız yapacaktır. Hangi dünyada hayatta kalacaksın, yalancı bir kişilikle avatarlarının, resimlerinin gülüp eğlendiği mi, yoksa gerçek bedeninin mi?
Eğer gerçekten seni alıkoyuyorsa, kaptırmışsan bu şeklide sosyal medyaya kendini, her şeyini kapat ve gerçek dünyada ne kadar özgüvenli olduğunu tekrar hisset.
Burada kimseye öğüt vermeye çalışmıyorum, arafta kalan veya sorunu olan kişilere düşünce yardımı yapıyorum. Nacizane düşüncemdir, doğruluğu benle sınırlıdır. Ne de olsa sosyal medyada yazıyoruz.
İnsanlarla iletişimi, etkileşimi gördükçe açılırsın. Burda yüzsüz de olursun, küfürbazda olursun. Çünkü anlamışsındır, bağırsan da isyan etsen de hayata, şu dikdörtgenin ötesine gidemiyor, düzelmiyor burada hayatın. Önüne kim gelirse hiç acımadan eleştirirsin, yerersin. Saygı manasında eser yoktur burada sende. Burada olduğun kişiye kendin bile inanamazsın. Dışarda henüz "hayır" demeyi öğrenememişsindir, ama burda o kelimenin anasını bellersin. Komşun ayşe teyze birşey isteyince ne kadar zoruna gitsede yaparsın. Yada yalandan selam verirsin mahalledeki insanlara. Ama burada o kişi olamazsın. Egoist olursun, bir beğeni ile göğsün kabarır, "ben buyum ulan işte" dersin. Herkesten özel zanndersin kendini. Yazdığın tek yorumun, içeriğin, tivitin en doğru cümle, en iyi düşünce olduğunu düşünürsün.
Peki neden böyledir bu iş? Neden insan bu mecrada beğenilmek, ilgi görmek, takip edilmek, yönetmek ister? Doğal seleksiyon denen şeyin ne kadar doğru olduğunu, sosyal medyada bile bir doğal seleksiyon olduğunu düşünüyorum. Nedir doğal seleksiyon? Yani ortamına göre, sadece güçlü olanın yaşamını devam ettirebileceği feşmekan demek. Tabi bu bizim bildiğimiz, genlerimizden kalan bir düşünce ve salt gerçek. Girilen her ortamda kalıtsaldır, değişmezdir bu. Sosyal medyada kendi içinde bir dünyadır ve kendi içinde bir doğal seleksiyonu vardır.
Buranın kurallarına göre hareket ediyoruz. Buranın iyisi, en güzeli ve bilineni, beğeni göreni, düşüncesi en çok paylaşılanı olmak istiyoruz. Sebebi ise o dünyanın yaratmış olduğu ve senin farkında olmadan inandığın ve kabul ettiğin yargılar yüzünden.Çünkü o dünyada kalmanın tek yolunu, içerisinde bulunan koşullara adapte olarak devam edeceğini düşünüyorsun. Çünkü gerçek hayatta en başarılı avlanan maymun, en güzel götü hakedendi. Beğeni olmadan kendini kötü hissetmen, attığın tivitlerin yani düşüncelerinin paylaşılmadığından başkalarına ulaştığını görmediğinden kötü hissetmen, bu yüzden ve daha çeşitlendirilebilecek yüzlerce ayrıntı.
İşin en kötüsü de ne biliyor musun? Sen o dünyaya, şu nefes aldığın yerden daha çok inanıyorsun. Ve bu yüzden hiçbir zaman olamayacağın kişiyi orda yaşamak istiyorsun. İşte bu gerçek hayatta senin özgüvenini senden koparıp alıyor.
Dr david j schwartz'in şöyle bir sözü var ;
-Bir şeyin imkansız olduğuna inanırsanız, akılınız bunu neden imkansız olduğunu ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda, gerçekten inandığınızda, aklınız onu yapmak üzere çözümü bulmanıza yardım etmek için çalışmaya başlar.
Tekrar söylüyorum, sen o dünyaya bu gerçek dünyadan daha çok inanıyorusun, beynin neden gerçek dünyada bir şeyleri başarmak için çabalasın ki. Hiç bir zaman tek kelime edemeyeceğin o götü güzel kıza, rahatça selam yazıyorsun ya hani, yada çok yakışıklı gördüğün bir erkeği ekleyebiliyorsun ya, hani normalde yanına gittiğinde kızardığın. Bunların hepsi senin gerçekte yapamadığın, yada yapmayı anlamsız bulup bir korkak gibi kaçtığın, senin özgüvenini sikip atan şeyler. Cesareti olmayan insanın hep bir bananesi vardır. Senin sosyal medyada, az önce yazdığım gibi davranman demek, yani gerçek hayatta alamadığın riskleri kısayoldan çözmeye çalışman demek; senin bütün hayatını önemisiz kılan, her zaman "vay be" çekeceğin hayatların arkasından bakman demektir. Çünkü gerçek dünyanın doğal seleksiyonu bu durumu affetmez. Yaşamanın ne olduğunu düşün ve kendin karar ver. Günümüzün doğal seleksiyonunun şekli avlanmak değil. Bütün bu riskleri sırtlayamamak, ileride iş konusu olsun, hayati konular olsun, aşk konusu olsun bütün konular seni başarısız yapacaktır. Hangi dünyada hayatta kalacaksın, yalancı bir kişilikle avatarlarının, resimlerinin gülüp eğlendiği mi, yoksa gerçek bedeninin mi?
Eğer gerçekten seni alıkoyuyorsa, kaptırmışsan bu şeklide sosyal medyaya kendini, her şeyini kapat ve gerçek dünyada ne kadar özgüvenli olduğunu tekrar hisset.
Burada kimseye öğüt vermeye çalışmıyorum, arafta kalan veya sorunu olan kişilere düşünce yardımı yapıyorum. Nacizane düşüncemdir, doğruluğu benle sınırlıdır. Ne de olsa sosyal medyada yazıyoruz.
21 Haziran 2014 Cumartesi
Özgür İrade, Determinizm ve Tanrı Paradoksu
Gelelim din hocanızın çelişkilerle dolu cevap verdiği, sizin de kendi kendinize sormaktan ve muhabbet arasında "bi şeyler biliom olm ben biraz konuşayım da tanısınlar lan gerçek beni" mantığıyla, muhabbetin ortasına atladığınız genel-geçer bir cevabı olmayan konuya.Yalnız din hocaları dedik ya hangi din hocaları mı? varya şu sınıfta sürekli "eğer dünya güneşe 1mm daha yakın olsaydı kavrulurduk" diyen, öğrencinin de "hocam zıpladığımızda güneşe yakın oluyoruz yanmıyoruz?" dediği, hocanın da ağzının bir köşeysiyle tebessüm edip "cahil çocuk" der gibi derse devam ettiği hocalar.
Nedir bu determinizm yada özgür irade? Tanrı'yı biliyoruz, yani birilerinin bize söylediği anlattığı Tanrı'yı. Kimse söylemese haberimiz olayacak.
Determinizm'e göre olaylardaki tüm etkenlere sahipsen gelecek bellidir. Yani bozuk parayı havaya attığımda rüzgarın hızından atma şiddetine kadar hepsine sahipsem paranın yazı mı tura mı geleceğini bilebilirim. Bunu uzun vadede hayata vurduğumuzda insanın milyon ihtimal düşünmesinden dolayı geleceği göremiyoruz. Her olayda böyle bir durum olduğuna göre, özgür irade dediğimiz şey pratikte bir halta yaramamakta.
Bir ayet ile başlayalım.
Allah her şeyi bilir. Aynı özellik insanlarda da vardır. İnsanlar da bazı şeyleri bilirler. Ancak insanların bilmesi Allah'ın bilmesinin yanında sınırlıdır. Allah'ın bilmesi ise sınırsızdır. Evrendeki mükemmel düzen ve ahenk Allah'ın sonsuz bir ilme sahip olduğunu gösterir. Bu konuda Yüce Allah Kur'an'da: "Karada denizde ne varsa hepsini o bilir. Onun bilgisi dışında bir yaprak dahi düşmez." (En'am suresi ayet 59)
Son cümlede, kader denilen olguya vurgu yapılmıştır. Ve kaderin tanrı kelamı olduğu ortadadır.
Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever. (2/195)(Bakara)
Bu ayette de iyilik edenin bir nevi ödüllendirileceği (bkz.cennet) söylenmiştir. Hemde özgür irade seçimi kullanılarak.
Hz.Muhammed der ki; Bir kimse kadere, hayrı ve şerri ile Allah’tan geldiğine iman etmedikçe, kendisine gelip isabet eden bir şeyin gelip çatmamasının imkânsız olduğunu ve kendisini gelip bulmayan bir şeyin kendisine isabet etmesinin de imkânsız olduğunu kesinlikle bilmedikçe hiç bir kul iman etmiş olamaz.” (Sahihu Sünen’i-Tirmizi)
Burada ise, Hz.muhammed'e göre yapılan, olan herhangi bir olay yada durumun Allah odaklı olduğunu kabul etmeyen kişinin müslüman sayılmayacağı söylenmiştir.
Ha bu arada din hocalarının dünya-güneş görüşü belli. Ya mümin arkadaşlar? Onlara da kaderle ilgili bi kaç kelam edince genelde hep aynı örnek çıkar;
+olm bak binanın tepesine çıkıosun ya
-ee abi
+işte orda atlayıp atlamayacağın sana bağlı, ahanda tam ora kader değil orada atlarsan cehennem.
- ee abi çatıya kadar çıkmam kader mi;
+ olabilir kanka
Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam zamanında çökerler.) A’râf Suresi 34. Ayet
İyilik ve kötülük kavramları dinlerin gün yüzüne çıkardığı bir olgudur. Önceden yoktu demiyorum. Bu kavramların bugünkü ahlaksal anlamları, diğer tarafla gerçek bir anlama kavuşuyor.
İyilik yapmak yada kötülük yapmak zaten kaderimizde varsa, insanoğlu niye çırpınıyor diye geçiriyor içinden. Yaptığımız her bir davranış bir kelebek etkisi gibi bir sonraki davranışımızı da belirlediği için, hatta uzun vadede hayatımızı bile belirlediği için, yapılan en ufak hareket bile kader olabilir. Özgür irade denilen şey ise bu işin çelişkisidir. İyilik yaparsan cennettesin mantığı Hz.Muhammed dönemindeki islamı yayma çabasından başka bir şey değildir. O dönemde savaşlar kazanılınca "allah yardım etti allahın gücüyle kazandık" oluyor. Ama kaybedince "allah yüzünden değil la bizim okçular kaçmış aq ondan" oluyor. (bkz.uhud savaşını terkeden okçu). İşte bu dogmatik her zaman dinin haklı çıkan yapısından dolayı bugün bir çok ateist, deist var. Yeri gelince iyiliği allahtan, kötülüğü kaderden bilir bunlar.
Bana göre eğer varsa kader, sadece doğduğun yerdir ve akrabalarındır. Çünkü ne onları ne değiştirebilirsin ne doğduğun yeri. Seçim şansı sıfırdır. Nefes almaya başladığın andan itibaren oluşan her bok bu insanları kelebek etkisiyle sana etki etmesi, senin de özgür iradenle başkalarına etki etmendir.
İnsanın daha kaç kez nefes alacağını bilmeden iylik kötülük yapma durumu kendi alçaklıklarındandır. Nietzsche derki "Ben bir dilenciye sadaka verecek kadar fakir değilim". Yani anlatmaya çalıştığı şey insanın bir iyilik yaparken aslında yapmaya çalıştığı, kendi kendine iyi olduğunu kanıtlama isteğinden doğan alçak davranışıdır. Bu kadar ucuz ve öteki tarafı düşünen biri olmadığını söyler.
Sonuç olarak pilan yapmayun pilan dutmaz karadenuzde
Nedir bu determinizm yada özgür irade? Tanrı'yı biliyoruz, yani birilerinin bize söylediği anlattığı Tanrı'yı. Kimse söylemese haberimiz olayacak.
Determinizm'e göre olaylardaki tüm etkenlere sahipsen gelecek bellidir. Yani bozuk parayı havaya attığımda rüzgarın hızından atma şiddetine kadar hepsine sahipsem paranın yazı mı tura mı geleceğini bilebilirim. Bunu uzun vadede hayata vurduğumuzda insanın milyon ihtimal düşünmesinden dolayı geleceği göremiyoruz. Her olayda böyle bir durum olduğuna göre, özgür irade dediğimiz şey pratikte bir halta yaramamakta.
Bir ayet ile başlayalım.
Allah her şeyi bilir. Aynı özellik insanlarda da vardır. İnsanlar da bazı şeyleri bilirler. Ancak insanların bilmesi Allah'ın bilmesinin yanında sınırlıdır. Allah'ın bilmesi ise sınırsızdır. Evrendeki mükemmel düzen ve ahenk Allah'ın sonsuz bir ilme sahip olduğunu gösterir. Bu konuda Yüce Allah Kur'an'da: "Karada denizde ne varsa hepsini o bilir. Onun bilgisi dışında bir yaprak dahi düşmez." (En'am suresi ayet 59)
Son cümlede, kader denilen olguya vurgu yapılmıştır. Ve kaderin tanrı kelamı olduğu ortadadır.
Allah yolunda infak edin ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın. İyilik edin. Şüphesiz Allah, iyilik edenleri sever. (2/195)(Bakara)
Bu ayette de iyilik edenin bir nevi ödüllendirileceği (bkz.cennet) söylenmiştir. Hemde özgür irade seçimi kullanılarak.
Hz.Muhammed der ki; Bir kimse kadere, hayrı ve şerri ile Allah’tan geldiğine iman etmedikçe, kendisine gelip isabet eden bir şeyin gelip çatmamasının imkânsız olduğunu ve kendisini gelip bulmayan bir şeyin kendisine isabet etmesinin de imkânsız olduğunu kesinlikle bilmedikçe hiç bir kul iman etmiş olamaz.” (Sahihu Sünen’i-Tirmizi)
Burada ise, Hz.muhammed'e göre yapılan, olan herhangi bir olay yada durumun Allah odaklı olduğunu kabul etmeyen kişinin müslüman sayılmayacağı söylenmiştir.
Ha bu arada din hocalarının dünya-güneş görüşü belli. Ya mümin arkadaşlar? Onlara da kaderle ilgili bi kaç kelam edince genelde hep aynı örnek çıkar;
+olm bak binanın tepesine çıkıosun ya
-ee abi
+işte orda atlayıp atlamayacağın sana bağlı, ahanda tam ora kader değil orada atlarsan cehennem.
- ee abi çatıya kadar çıkmam kader mi;
+ olabilir kanka
Her ümmet için bir ecel vardır. Onların ecelleri gelince ne bir saat ertelenebilirler ne de öne alınabilirler (tam zamanında çökerler.) A’râf Suresi 34. Ayet
İyilik ve kötülük kavramları dinlerin gün yüzüne çıkardığı bir olgudur. Önceden yoktu demiyorum. Bu kavramların bugünkü ahlaksal anlamları, diğer tarafla gerçek bir anlama kavuşuyor.
İyilik yapmak yada kötülük yapmak zaten kaderimizde varsa, insanoğlu niye çırpınıyor diye geçiriyor içinden. Yaptığımız her bir davranış bir kelebek etkisi gibi bir sonraki davranışımızı da belirlediği için, hatta uzun vadede hayatımızı bile belirlediği için, yapılan en ufak hareket bile kader olabilir. Özgür irade denilen şey ise bu işin çelişkisidir. İyilik yaparsan cennettesin mantığı Hz.Muhammed dönemindeki islamı yayma çabasından başka bir şey değildir. O dönemde savaşlar kazanılınca "allah yardım etti allahın gücüyle kazandık" oluyor. Ama kaybedince "allah yüzünden değil la bizim okçular kaçmış aq ondan" oluyor. (bkz.uhud savaşını terkeden okçu). İşte bu dogmatik her zaman dinin haklı çıkan yapısından dolayı bugün bir çok ateist, deist var. Yeri gelince iyiliği allahtan, kötülüğü kaderden bilir bunlar.
Bana göre eğer varsa kader, sadece doğduğun yerdir ve akrabalarındır. Çünkü ne onları ne değiştirebilirsin ne doğduğun yeri. Seçim şansı sıfırdır. Nefes almaya başladığın andan itibaren oluşan her bok bu insanları kelebek etkisiyle sana etki etmesi, senin de özgür iradenle başkalarına etki etmendir.
İnsanın daha kaç kez nefes alacağını bilmeden iylik kötülük yapma durumu kendi alçaklıklarındandır. Nietzsche derki "Ben bir dilenciye sadaka verecek kadar fakir değilim". Yani anlatmaya çalıştığı şey insanın bir iyilik yaparken aslında yapmaya çalıştığı, kendi kendine iyi olduğunu kanıtlama isteğinden doğan alçak davranışıdır. Bu kadar ucuz ve öteki tarafı düşünen biri olmadığını söyler.
Sonuç olarak pilan yapmayun pilan dutmaz karadenuzde
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


