31 Ağustos 2017 Perşembe

Keşiş Modu Nedir? (What is Monk Mode?)

    Keşiş Modu Nedir? 



Daha Güçlü, Daha Akıllı, Daha Arınmış hissetmek için;

Keşiş modu, değerinizi farkedebileceğiniz, kişiliğinizi yükseltebileceğiniz bir arınma biçimidir. Birçok insan hayatına entegre etmeye çalıştığı onlarca "kişisel gelişim" alışkanlıklarını devam ettiremiyor, çünkü bu kişilerin psikolojik problemleri, kendisi dışında dert ettiği onlarca olay ve olgu var. Bu olay, olgu ve kişiler kolayca dikkatini dağıtıyor ve kişi tekrar kabuğuna çekiliyor.

Keşiş modu, yalnız ve yalnız insanın kendisine yöneldiği, zamanın değerinin farkına varıldığı, bir insan olarak "ne yapmalı?" sorusunu insanın kendine sürekli sorduğu ve cevabını yine kendisinin bulduğu ve yine kendinden başka hiçbir kişinin onu anlamayacağı farkındalığı yakaladığı çok uzun süren bir meditasyondur. Aslında buna meditasyon demek yerine kısa süreli bir yaşam biçimi demek daha doğru olur ancak ben açıkladıkça, siz kafanızda daha doğru bir kelimeye oturtursunuz.

Keşiş modunun en büyük artılarından biri insanın kendi gücünün farkına varması ve bu gücü kontrol edebilmesiyle, bir nevi şahsa münhasır benlik saygısı kazanılmasıyla son bulur. Benlik saygısını kazanan insan, duygusal olarak sağlam, olaylara karşı kontrollü davranır. 


    Keşiş Modunun Hedefi Nedir?

Keşiş modu, yeni bir dil öğrenmek, iş bulmak, hobi edinmek vb bir şey değildir. Keşiş modu bir akıl arınmasıdır. Kişiliğinizi kendi gözünüzde yüceltmektir. Bir farkındalıktır.

İki temel katkısı olacaktır;
-Kişisel farkındalık: Kim olduğunuzu ve ne istediğinizi bulma.
-Kişisel yeterlilik: Yaşamak için, mutlu olmak için ihtiyacınız olanın kendiniz olduğu farketme.

    Bu moda nasıl gireceksiniz?

Eğer yalnız bir kadın veya erkekseniz. Yapmanız gereken ilk şey keşiş modu boyunca kadın/erkek aramaktan vazgeçmek. Eğer bir sevgiliniz varsa bir bahane uydurup 6 ay boyunca önemli bir projede bulunacağınızı veya dil öğrenmek için yalnız kalmanız gerektiğini söyleyin. Asla ama asla kendiniz dışında hiçbir kimse keşiş modunda olduğunuzu bilmemeli. İnsanlar bunu anlattığınızda sizin depresif hatta intihara meyilli biri olduğunuzu bile düşünebilir. Unutmayın bu bir zen budizmi arınma biçimidir. Gerçekten kötü hissediyor, hayatınıza yeni bir sayfa açmak, hayatsal gayenizi keşfetmek istiyorsanız bu moda dahil olmalısınız. İlk 3 ay karşı cinsle "amaçsızca", sadece onlar iletişim kurdukça konuşmalısınız. Herhangi bir "niyete" bürünmemelisiniz, duygularınız, bilinciniz ve kişiliğiniz daima öncelikli olarak kendinizde olmalı.

    Nelerden vazgeçeceksiniz?

Kısaca "boş işler" yapmaktan vazgeçeceksiniz.
-Bir arkadaşınızla kafeye gidip boş boş oturarak kahve içmeyeceksiniz. (Eğer ki arkadaşınızın size bir şey katacak birey olduğunu düşünmüyorsanız.)
-Video oyunları, cep telefonunda oynanan emekli insan oyunları(candy crush, okey vs.) yasak.
-Televizyon izlemek, tv dizileri izlemek, film izlemek yasak. (Evet film de izlemeyeceksiniz.)
-Beynin ödül(tatmin,orgazm) mekanizmasını "emek vermeden" uyaran her şey yasak. (Sigara içmek, uyuşturucu kullanmak, porno izlemek, alkol kullanmak vb.)
-Sürekli sosyal medya vb sitelerde zaman öldürmek yasak. (İnternet sadece fayda gerektirecek anlarda kullanılmalıdır.)


    Keşiş modundayken;

Seneca "Mutsuz olduğunu düşünen biri mutsuzdur" diyor. Hayatta neyde ne kadar başarılı olacağınız, yapacağınız işe ne kadar sıkı sıkıya bağlı olduğunuzla ilgilidir. Beyin, imkanısız bir şeyin imkanlı olduğuna inanmak için her zaman kanıt arar. Yaşamda kalma, "umut" olgusu buna dayalıdır. Hayatta hiçbir şeyden vazgeçemek yoktur, umudunu değiştirmek başka yöne döndürmek vardır. Ne düşünürseniz ona dönüşürsünüz. Tutarlı hayaller ve planlar kurmalısınız.

-Giydiğiniz şeylerin başkalarının gözündeki değerini düşünmeyecek
-Başkalarının sizin hakkındaki yanlış düşüncelerini önemsemeyecek, sinirlenmeyecek, öfkenizi kontrol edeceksiniz.

Bir kez dahi olsa duygusal olarak kendinizi yeterli gördüğünüz takdirde, kendi hayatınızın lideri olacaksınız. Bu yaşam biçimi ailemizin, öğretmenlerimizin, arkadaşlarımızın, toplumun bize öğrettiği "mutlu olunması için gereken yaşam"dan çok farklıdır. Yeni bir yaşam bulacak ve ciddi derecede kararlı bir insana dönüşeceksiniz.  Dışarıda insanların içindeyken daha güçlü, güvenli ve beklentisiz olacaksınız çünkü güvendiğiniz kişiliğiniz hep sizinle olacak.

    Keşiş modundan çıkmak;

Keşiş modu yaklaşık 6 ay sürer, isteyen daha uzun süre kalabilir.
Hayattaki yapabilme gücünü(will-power) hissetmek istiyorsanız buyrun deneyin.

29 Ağustos 2017 Salı

Yersiz Korkular Üzerine (On Groundless Fears)




1. Çok yüce bir ruhun olduğunu biliyorum; engellerin üstesinden gelmek için yararlı, güçlü ilkelerle kendini donatmaya başlamadan önce bile yazgıya karşı koymakla gurur duyardın; artık yazgıyla boğuştuğun, gücünü sınadığın çok daha doğru. Çünkü birçok güçlük dört bir yanda bize karşı durmadıkça, zaman zaman çok yakınımıza gelmedikçe, güçlerimiz bizde hiçbir zaman tam bir kendimize güven duygusu uyandırmaz. Gerçek ruhun sınanabildiği tek yol budur, -ruh dışımızdaki şeylerin yetkisi altına girmeyi hiçbir zaman kabul etmez. 

2. Bu, böyle bir ruhun mihenk taşıdır, daha önceden hiç yara bere içinde kalmamışsa hiçbir boksör dövüşe yüksek bir moralle çıkamaz; yalnızca, özgüvenle yarışmaya giren, kendi kanını gören, rakibinin yumruğu altında dişleri takırdayan, bir çelmeyle düşüp rakibinin atağının tüm gücünü duyan, ruhça değil gövdece yere serilen, işte böyle bir yarışmacı her düştüğünde her zamankinden daha büyük bir meydan okumayla yeniden ayağa kalkar. 

3. Böylece betimlememi sürdürürsem, şimdiye kadar yazgı hep sana baskın çıktı; ama sen gene de vazgeçmedin, kalktın, daha büyük bir istekle direndin onun karşısında. Çünkü yiğitlik meydan okundukça güçlenir; yine de kabul edersen, kendini sağlamlaştırabilmen için bazı ek koruyucular önereyim.

4. Lucilius, bizi korkutabilecek şeyler, bizi ezen şeylerden daha çoktur; çoğu kez gerçekte olan şeylerden çok imgelemde acı çekeriz. Seninle Stoacı bir havada değil kendi daha ılımlı tarzımla konuşuyorum. Çünkü haykırışlara, sızlanmalara neden olan tüm bu şeylerin önemsiz ve dikkate değmez olduğunu söylemek Stoacı biçemimizdir; ama sen de ben de tanrı biliyor ya, böyle doğru olmasına yeterince doğru ama çok gürültü çıkaran sözleri bırakmalıyız. Sana, bunalım gelmeden mutsuz olmamanı öneririm; sanki gelip çatmış gibi benzini attıran tehlikeler belki hiç başına gelmeyecek; şimdiye kadar da kesinlikle gelmediler. 

5. Buna göre, kimi şeyler bize olması gerekenden daha çok acı çektirir; bazıları da olması gerektiğinden önce acı çektirir. Acıyı abartma ya da tasarımlama ya da öngörme alışkanlığımız var.
*Bu üç yanlıştan ilki, konu tartışmalı olduğu, deyim yerindeyse dava hala mahkemede olduğu için şimdilik ertelenebilir. Benim önemsiz diyeceğimin, çok ciddi olduğunu ileri süreceksin; çünkü kimi insanların kırbaçlanırken güldüğünü, kimilerinin de kulağa patlayan bir yumrukla ürküp geri çekildiğini elbette biliyorum. Bu kötü şeylerin güçlerini kendi güçlerinden mi yoksa bizim zayıflıklarımızdan mı elde ettiklerini daha sonra göz önünde bulunduracağız.

6.Bana bir iyilik yap, insanlar, mutsuz olduğuna inandırmak için çevreni sardığında ve seninle konuşmaya çalıştıklarında onlardan duyduklarını değil kendinin ne duyumsadığını düşün, kendi duygularına danış ve kendi işlerini başka birinden daha iyi bildiğin için kendi kendini bağımsız olarak sorguya çek. Sor: “Bu insanların benim acımı paylaşmalarını gerektirecek bir neden var mı? Belalar bulaşıcıymış gibi neden benden hastalık kapacaklar diye kaygılanmaları hatta korkmaları gereksin? Bu işte kötü bir şey mi var yoksa bu bir kötülükten çok, yanlış bilgilendirme sorunu mu?” Bile isteye sor kendine: “Yeterli bir neden olmadan mı acı çekiyorum, neşesizim, kötü olmayan bir şeyi ben mi kötüye dönüştürüyorum?”

7. Soruya karşılık verebilirsin: “Acılarımın gerçek mi yoksa düş ürünü mü olduğunu nasıl anlarım?” Böyle işler için kural şu: Bize işkence eden ya şimdiki şeylerdir ya da gelecek şeyler ya da ikisi birden. Şimdiki şeyler konusunda karar vermek kolay. Kendinin özgürlüğün, sağlığın tadını çıkardığını ve bir haksızlık yüzünden acı çekmediğini varsay. Gelecekte ne olabileceğine gelince, onu sonra geldiğinde göreceğiz. Bugün için o konuda kötü bir şey yok.

8. “Ama bir şey olacak.” Dersen, önce, yaşanacak sıkıntı konusundaki kanıtların kesin olup olmadığını gözden geçir. Çünkü çoğu zaman kuruntularımız yüzünden acı çekeriz ve alaycı söylenti bizimle alay eder; söylentinin savaşları bitirme eğilimi vardır ama çoğu kez bireyleri bitirir. Evet sevgili Lucilius’um insanların söylediklerini çabucak onaylarız. Bizi korkutan şeyleri sınamayız; onları iyice incelemeyiz; tıpkı ürküp kaçışan sığırların kaldırdığı bir toz bulutu yüzünden kamplarını terk etmek zorunda kalan ya da doğrulanmamış bazı söylentilerin yayılmasıyla paniğe kapılan askerler gibi korkup geri çekiliriz.

9. Öyle ya da böyle bizi en çok altüst eden boş bir söylentidir. Çünkü gerçeğin belli sınırları vardır; ama belirsizlikten doğan söylenti, korkmuş bir usun sorumsuz iznine aktarılır, tahmine dayalı yargıyı destekler. Panikteki korku kadar yıkıcı, denetlenemez bir korku olmamasının nedeni budur. Çünkü öteki korkular yersizdir, oysa bu korkuda insanın aklı başından gitmiştir. 

10. Öyleyse konuya dikkatle eğilelim. Belki başımıza bazı sıkıntılar gelecektir; ama bu şimdiki bir olgu değildir. Sık sık hiç beklenmedik bir şey olmuştur! Hem alnına böyle bir şey yazılmış olsa bile çıkıp koşa koşa acını karşılaman neye yarar? Gelip çattığı zaman çok geçmeden yeterince çekeceksin; bu yüzden bu arada dört gözle daha iyi şeyler bekle.

11. Ne mi kazanacaksın bunu yaparak? Zaman. Bu arada yakındaki ya da şu andaki sıkıntıları ertelemeye ya da sona başka birine aktarmaya hizmet edecek birçok olay olacaktır. Bir yangın kaçış yolu açtı. Bir yıkım insanları yavaşça yere bıraktı. Zaman zaman kılıç tam kurbanın boğazındayken durdu. İnsanlar kendi cellatlarından daha çok yaşadı. Kötü yazgı bile gelgeç gönüllüdür. Belki gelir belki gelmez; şimdiye dek gelmedi. Bu yüzden daha iyi şeyler um. 

12. Us ara sıra hiçbir kötülük belirtisi yokken kendine uydurma kötülük biçimleri yaratır; anlamı belirsiz bazı sözleri en kötü anlama yorar ya da ona yönelen kinlerin gerçekte olduğundan daha ciddi olduğunu kurar kafasında; çünkü düşmanının ne kadar öfkeli olduğunu değil de onun öfkelendiğinde işi nereye vardıracağını düşünür. Ama kendimizi korkularımıza çok fazla kaptırırsak yaşam yaşamaya değmez, üzüntülerimizin hiçbir sınırı olmaz, bu konuda sana öngörü yardım etsin ve apaçık göründüklerinde bile korkuları kararlı bir ruhla küçümse. Bunu yapamıyorsan bir zayıflığı başka bir zayıflıkla yok et, korkunu umutla hafiflet. Bu korktuğumuz şeyler arasında şundan daha kesin hiçbir şey yoktur: Ödümüzü koparan şeyler hiçliğe gömülürken umut ettiğimiz şeyler bizimle alay eder.

13. Bu yüzden umutlarını da korkularını da dikkatle tart, belirsiz olan bütün öğelerde her zaman kendi yararına karar ver; yeğ tuttuğun şeye inan. Oyların çoğunu korku kazanırsa gene de öteki yöne eğilim göster ve ruhunu tedirgin etmeye son ver, durmadan şunu düşün: Birçok ölümlü, gerçekte ortada hiçbir sıkıntı yokken ya da gelecekte de bir sıkıntı yaşanması kesin değilken bile, telaşa kapılıp kaygılanır. Geleceğe dönük ısrarla konuşmaya başladılar mı hiç kimse durdurmaz onları; böyle biri paniğini de gerçeğe göre ayarlamaz. Hiç kimse, “Öykünün yazarı bir budala, öyküye inana da onu uyduran kadar budala.” demez. Her esintiye kapılıp gidiyoruz; belirsizliklerden sanki onlar kesinmiş gibi korkuyoruz. Ölçülülük gözetmiyoruz. En küçük bir şey bile etkisini gösterip bizi telaşa düşürüveriyor.

*(Seneca “abartılmış kötülükler” konusunu, bugünkü sıkıntılar konusunda yargılar farklı olacağı için bir yana bırakır; örneğin Stoacılar işkencenin kötü bir şey olduğunu kabul etmez.)

Moral Letters to Lucilius  
-Seneca.


1. I know that you have plenty of spirit; for even before you began to equip yourself with maxims which were wholesome and potent to overcome obstacles, you were taking pride in your contest with Fortune; and this is all the more true, now that you have grappled with Fortune and tested your powers. For our powers can never inspire in us implicit faith in ourselves except when many difficulties have confronted us on this side and on that, and have occasionally even come to close quarters with us. It is only in this way that the true spirit can be tested, – the spirit that will never consent to come under the jurisdiction of things external to ourselves.

2. This is the touchstone of such a spirit; no prizefighter can go with high spirits into the strife if he has never been beaten black and blue; the only contestant who can confidently enter the lists is the man who has seen his own blood, who has felt his teeth rattle beneath his opponent's fist, who has been tripped and felt the full force of his adversary's charge, who has been downed in body but not in spirit, one who, as often as he falls, rises again with greater defiance than ever.  

3. So then, to keep up my figure, Fortune has often in the past got the upper hand of you, and yet you have not surrendered, but have leaped up and stood your ground still more eagerly. For manliness gains much strength by being challenged; nevertheless, if you approve, allow me to offer some additional safeguards by which you may fortify yourself.

4. There are more things, Lucilius, likely to frighten us than there are to crush us; we suffer more often in imagination than in reality. I am not speaking with you in the Stoic strain but in my milder style. For it is our Stoic fashion to speak of all those things, which provoke cries and groans, as unimportant and beneath notice; but you and I must drop such great-sounding words, although, heaven knows, they are true enough. What I advise you to do is, not to be unhappy before the crisis comes; since it may be that the dangers before which you paled as if they were threatening you, will never come upon you; they certainly have not yet come.

 5. Accordingly, some things torment us more than they ought; some torment us before they ought; and some torment us when they ought not to torment us at all. We are in the habit of exaggerating, or imagining, or anticipating, sorrow.
The first of these three faults[1] may be postponed for the present, because the subject is under discussion and the case is still in court, so to speak. That which I should call trifling, you will maintain to be most serious; for of course I know that some men laugh while being flogged, and that others wince at a box on the ear. We shall consider later whether these evils derive their power from their own strength, or from our own weakness.

6. Do me the favour, when men surround you and try to talk you into believing that you are unhappy, to consider not what you hear but what you yourself feel, and to take counsel with your feelings and question yourself independently, because you know your own affairs better than anyone else does. Ask: "Is there any reason why these persons should condole with me? Why should they be worried or even fear some infection from me, as if troubles could be transmitted? Is there any evil involved, or is it a matter merely of ill report, rather than an evil?" Put the question voluntarily to yourself: "Am I tormented without sufficient reason, am I morose, and do I convert what is not an evil into what is an evil?"  

7. You may retort with the question: "How am I to know whether my sufferings are real or imaginary?" Here is the rule for such matters: we are tormented either by things present, or by things to come, or by both. As to things present, the decision is easy. Suppose that your person enjoys freedom and health, and that you do not suffer from any external injury. As to what may happen to it in the future, we shall see later on. To-day there is nothing wrong with it.

 8. "But," you say, "something will happen to it." First of all, consider whether your proofs of future trouble are sure. For it is more often the case that we are troubled by our apprehensions, and that we are mocked by that mocker, rumour, which is wont to settle wars, but much more often settles individuals. Yes, my dear Lucilius; we agree too quickly with what people say. We do not put to the test those things which cause our fear; we do not examine into them; we blench and retreat just like soldiers who are forced to abandon their camp because of a dust-cloud raised by stampeding cattle, or are thrown into a panic by the spreading of some unauthenticated rumour.  

9. And somehow or other it is the idle report that disturbs us most. For truth has its own definite boundaries, but that which arises from uncertainty is delivered over to guesswork and the irresponsible license of a frightened mind. That is why no fear is so ruinous and so uncontrollable as panic fear. For other fears are groundless, but this fear is witless.

10. Let us, then, look carefully into the matter. It is likely that some troubles will befall us; but it is not a present fact. How often has the unexpected happened! How often has the expected never come to pass! And even though it is ordained to be, what does it avail to run out to meet your suffering? You will suffer soon enough, when it arrives; so look forward meanwhile to better things.

11. What shall you gain by doing this? Time. There will be many happenings meanwhile which will serve to postpone, or end, or pass on to another person, the trials which are near or even in your very presence. A fire has opened the way to flight. Men have been let down softly by a catastrophe. Sometimes the sword has been checked even at the victim's throat. Men have survived their own executioners. Even bad fortune is fickle. Perhaps it will come, perhaps not; in the meantime it is not. So look forward to better things.

12. The mind at times fashions for itself false shapes of evil when there are no signs that point to any evil; it twists into the worst construction some word of doubtful meaning; or it fancies some personal grudge to be more serious than it really is, considering not how angry the enemy is, but to what lengths he may go if he is angry. But life is not worth living, and there is no limit to our sorrows, if we indulge our fears to the greatest possible extent; in this matter, let prudence help you, and contemn with a resolute spirit even when it is in plain sight. If you cannot do this, counter one weakness with another, and temper your fear with hope. There is nothing so certain among these objects of fear that it is not more certain still that things we dread sink into nothing and that things we hope for mock us.

13. Accordingly, weigh carefully your hopes as well as your fears, and whenever all the elements are in doubt, decide in your own favour; believe what you prefer. And if fear wins a majority of the votes, incline in the other direction anyhow, and cease to harass your soul, reflecting continually that most mortals, even when no troubles are actually at hand or are certainly to be expected in the future, become excited and disquieted. No one calls a halt on himself, when he begins to be urged ahead; nor does he regulate his alarm according to the truth. No one says; "The author of the story is a fool, and he who has believed it is a fool, as well as he who fabricated it." We let ourselves drift with every breeze; we are frightened at uncertainties, just as if they were certain. We observe no moderation. The slightest thing turns the scales and throws us forthwith into a panic.


2 Ağustos 2017 Çarşamba

Meditasyonun Anlamı ve Önemi Üzerine

          Giriş
          Hani bazen der ya biri; "30 saniye boyunca hiçbir şey düşünme" diye, biz de 30 saniye aptal gibi bir boşluğa bakar düşünmediğimizi isptalamaya çalışırız. İşte bu aptallığın akıllı versiyonudur meditasyon.

          Gün boyu yaşadığınız her olayın negatif tarafını görmeyi bırakmak için meditasyon yapmak gerekir, çünkü insan düşünmeyi durduramaz. Düşündükçe de hislerini kontrol etmeyi bilmediğinden sürekli negatif düşüncelere kapılır ve mutsuzlaşır. Zaten gün içinde insanın gülümsemesi kendine değil, başkalarının uzay zamandaki ileri geri aşağı yukarı hareketlerine bağlı olduğundan emin olun hepiniz mutsuzsunuz. En mutlu delilerdir kimse kimseyi kandırmasın. Her neyse biz zihinsel olgular ve deliliğin en alt seviyesinden ibreyi sıfırdan geri çekerek "farkındalık mutluluğu" yaratmaya çalışacağız.
          
         Gelişme
         Meditasyonun bin türlü çeşidi vardır. İsterseniz sadece derin nefes alarak veya sizi rahatlatan bir müzik dinleyerek de meditasyon yapabilirsiniz. Ancak tamamıyla insanın kendine odaklanması için budistlerin yaptığı şekilde yapılmalıdır;

(Bağdaş kurarak yapılmalı; ancak ayaklar altta değil yukarda olmalı, eller ise ayakların üzerinde veya dizlerde rahat kalmalı, sırt dik, göğüs ve kafa karşıya bakmalıdır.)            

          Meditasyon yeri olarak istediğiniz yeri seçebilirsiniz koltuk, boş oda hatta tuvalette(alaturkaysa orda yapmayın), seviye ilerledikçe otobüste, kafede, kalabalık yerlerde bile yapabilirsiniz. Ancak başlangıç seviyesindeyseniz yatağı seçmeyin yoksa 7-8 saat sonra "meditasyon yapcaktım lan ben noldu bana" dersiniz. Gözler başlangıç seviyesinde olanlar için kapalı olmalıdır, çünkü gözler açık kaldığında görünen başka bir nesneye odaklanma durumu olabilir.  İlk kez yapacak olanlar 5 dk veya 10 dk civarında telefona alarm kurarsa daha faydalı olur, şayet kurulmazsa insanın aklı zamanda kalır ve ne kadar zaman geçtiği hususunda beyniniz takılıp kalır. Mevzu zihne odaklanmak, kendinden başka her şey o an önemsiz olmalıdır. Her gün yaptıkça süreyi arttırabilirsiniz. Genelde 20-30 dakika seviye arttıkça idealdir. Budizmi seçmeyeceksiniz kendinizi keşfedene kadar yeterde artar.

       Başlangıç
       Aldığınız nefesi hissedin, farkedin. Burnunuzdan giren ve çıkan havayı tamamıyla hisssedin. Hatta burnunuzdan giren ve çıkan hava arasında kalan küçük araf saniyesini bile hissedin. Hiçbir şeyi yargılamayın, sorgulamayın, siz buraya uyanıkken edindiğiniz sorunlarınızı gözünüz kapalıyken çözmeye gelmediniz. Pis işlerinizi meditasyona bulaştırmayın ulen. İş, aşk meselelerinizi içine sokmayın. Aklınız böyle şeylere gittiği an nefesinizin giriş çıkışına odaklanmaya dönün. Kendinizi anlamaya çalışın, halbuki ne kadar pozitif ve güleryüzlü bir insan olabileceğinizi, sizi sinirlendiren bir olay olsa dahi sizin buna sakin ve mantıklı tepkiler verebileceğinizi düşünün. Meditasyon boyunca hareket etmekten kaçının. Yani tabiki ellerinizi ayaklarınızı en rahat pozisyona getirmek için hareket ettirebilirsiniz(Ben ilk başlarda obsesif olmuştum en rahat halimi bulmak için ama cahillik diyelim). Üzerinde durmak istediğim asıl nokta; aslında bütün bu olayın düşüncelerinize dokunmak masaj yapar gibi onları yumuşatmakla ilgili olduğu.

     
      Ve aslında o kadarda komplike ve namaz kılarmış gibi belirli kriterlere tabi tutulan 2 rekat kılınan ezberlenmiş cümlelerin söylenip belirli hareketlerin yapıldığı bir mevzu kesinlikle değil, nasıl ve ne şekilde, ne hissetmek ve ne düşünmek istiyorsanız kendinizle ilgili o an ona dönüştüğünüz, hislerinizi ve fikirleriniz somutlaştırabilirip eğrisini doğrusunu farkedebildiğiniz, hayatın aslında ne kadar büyük bir şans olduğun algılayabilceğiniz, bütün mutluluk düşüncelerinize ulaşmak için sakinliği ve sabrın önemini keşfettiğiniz inanılmaz bir kendini keşfediş biçimi bana göre meditasyon. Bunu her gün yaptıkça ve meditasyonun alışkanlığını kazandıkça size, kendinizi düşünmek, aslında ne kadar üst bir birey olabileceğinizi anlama, aslında ne kadar duygusal olduğunuzu ve aslında gerçekleşen her olayın o kadar da trajik/dramatik ve sizi üzecek ve sizin isteklerinizi sizden çalacak seviyede olmadığını göreceğiniz, kitaba, psikoloğa,  size yardımcı olma kabiliyeti olabilen size dönüşüyor.

     Bunca iletişim savaşının yaşandığı, herkesin kendini öne çıkarmaya çalıştığı, çabaladığı, kendinden başka her yerde güzel olan her şeyin arandığı dünyada, sanki bir dakika bile kendinizi oturup düşüncek vaktinizin olmadığını hissettiğiniz bunca olayın gerçekleştiği ve sizin yakalamak için seferber olduğunuz sosyal medya/gerçek dünyada sizi bu ikileminden çıkaracak ve daha doğru adımlar atmanızı sağlayacak başlıca kişisel gelişim elementidir meditasyon. Diğerlerini sırayla yazmaya devam edeceğim.

17 Temmuz 2017 Pazartesi

Dünü ve Yarını Unutmak


         Hayat, bize verilen kadarını yaşamayı kabullenmek demek değildir. Verilen rolü layığıyla yerine getirmeye çalışmaktan başka adım atmalısın küçük insan. Bütün küçük dertlerini düşündükçe, bütün küçük hesaplarınla gününü sürdürdükçe, küçük dertlerinin dermanını yüce dermanlarda arayacak ve adım atmaya çekineceksin küçük insan.
   
       Aklın her zaman gelecekteki bir olacağın insan sonrası kurduğun kişiliklerinde ve aklın keşkelerle dolu ve yine hala aynı şeyleri yapmaktan muzdarip bir geçmişte. Değişmek istediğini bağırdığın halde bütün hücrelerine, sabah hücrelerine söz geçiremiyor ve saatlerce gözün açık uyuyorsun küçük insan, acıların merhemi olan uykuya öyle aldanmışsın ki, mutluluğu orada bekliyorsun küçük insan. Yarın daha iyi bir sen olmak için dünden daha fazla kendine önem verEmiyor, soysuzca ve budalaca ve suratsızca dakikalarının katili oluyorsun. Yüzünü güldürecek bir şeylere sahip olabilmek için kendinin sarfedebileceği en az çabayı sarfetmek istiyorsun.

       Hayal kuruyorsun, kurmaktan geri kalmıyorsun küçük insan, hayallerini çalmalarına müsaade ediyorsun zamanını çalmak isteyen insanlara onların istediğini vererek. Ne yapacağını, ne istediğini, ne şekilde mutlu olacağını bilmiyorsun belki, belki bütün bunlara da "hiç bir hayalim, hiç bir mutlu olacağımı düşündüğüm yol yok" diyerek girişmiyorsun. Ama hiç farkında olmadığın anlamsız bir korku hissini hissetmekten de geri kalmıyorsun.

      Korkularının ötesindedir insanın mutlu olacağı kişiliği, küçük insan. Mutluluktan haberi yok sanma fakirlerin, özgürlükten haberi yok sanma kadersizlerin, ve mutluluktan haberin yok sanma kendinin küçük insan. Niye ve neden korktuğunu itiraf edemiyor, çünkü seni harekete geçireceğinden korkuyorsun küçük insan.

"İnsan yaşlı da ölse genç de ölse, ölünce aynı şeyi yitirir: şimdiki zaman insanın yoksun kalabileceği biricik şeydir, çünkü hiç kimse sahip olmadığı bir şeyi yitiremez." -Marcus Aurelius.


8 Kasım 2016 Salı

Söylemek ve Eylemek



Kendimiz hakkında düşündüklerimizin somut gerçeklerden daha fazla somutlaşmasıyla; yergilerimizin, vazgeçişlerimizin, umursamayıp hayatın dengesiz yollarına bıraktığımız belkilerimizin, tek çırpınış göstermeden bu balıkçı ağından, tek beceri denemeden bu kördüğümden, tek hareket etmeden bu cendereden çıkmaya bile çalışmadan; İyiyi, gösterişliyi, herkes tarafından kabul görüneni, üzerine/yanına yakışanı, zevklerini istediği şekilde tatmin edebilecek olanını, istediğimizde duyduğumuz, istediğimizde sağır olduğumuz, bizi bir sürü sorumluluktan kurtaracak, bize sevgi köleliği yapacak birilerini, dertlerimizi bitirecek bir şeyleri istiyoruz. Ve bunu da sırf kendi mutluluğumuzu zıkkımlanmak için istiyoruz.
Tıpkı bir zengin çoçuğunun babasından bir araba istemesi gibi istiyoruz, tıpkı bir patron gibi işçiden ona çay getirmesini ister gibi istiyoruz. Hayattan isteklerimizi o kadar çok onlar gibi istiyoruz ki, o kadar çok normal istiyoruz ki bunu; elimize bir şey geçmeyince oğluna araba almayı reddeden babanın oğlu durumundaki hali gibi oluyoruz. Şaşırıyoruz nasıl olur diyoruz, niye diyoruz, neden haketmemiş olabileceğimizi hiç düşünmeden gördükçe istiyoruz. Birşeyleri bildikçe, umarsızca istiyoruz. Baba bize o arabayı kazanacak tek kuruşluk iş yapmadığımızı söylüyor ve farkına varıyoruz ve hayatta işlerin söylemekle eylemek arasında gidip geldiğini anlıyoruz. Hayatta eyleyen ve söyleyen olarak 2 tip insan olduğunu anlıyoruz.
Bu eyleyenleri buralara kadar getirense söyleyenler. Söyleyenler eylenenlerden bahsettikçe yerleri daha da sağlamlaşıyor.
Söyleyenlerse bir gün eyleyen olmak için hayal kurup duruyor. Söyleyenler onları onlardan daha fazla tanıyor, onları onlardan daha fazla analiz ediyor,  onları onlardan daha çok olmak istiyor ve sürekli nasıl eyleyen oldukları sorusunu kendine soruyor, kendinin neden eyleyen olamadığını soruyor ve soruyor. Söyleyen aslında cevabı biliyor. Söyleyen bütün bunları sadece "söylediği" eylemediği için bir söyleyen olduğunu anlıyor.
Eyleyen olmak için, kaderin zırhlı tankına bir tekme atmak, çabalamak zorunda olduğunu anlıyor. Boşa gideceğini düşünüyor çünkü, koca tankı tekme ve yumrukla yıkamayacağını düşünüyor. Ama bir gün tekrar farkına varıyor ve 2 tip insan olduğunu hatırlıyor. Söyleyen ve eyleyen. Tekmeyi ve yumruğu zırhlı tanka attığı anda söyleyenlerin sürekli onu konuşacağını farkediyor. Başarının tankı yıkıp yıkmamak olduğunu kimse bilmiyor, ama söyleyenler öyle zannediyor. Ve tekmeler yumruklar başlıyor. Söyleyen olduğu kadar eyliyor bu sefer. Bizim söyleyen ne kadar çabalasa da tankı yıkamıyor, ama bir eyleyen olarak söyleyenlerin yanından ayrılıp gidiyor.
Ve o gün yine farkediyor; başarı her daim eyleyen olmaktan geçiyor.

10 Ağustos 2016 Çarşamba

Yaşamak Nedir ?




Schopenhauer'un kirpi hikayesinden bahsetmiştim, tekrar bahsedeyim, konu ile alakasını devamında açıklayacağım;
"Soğuk bir kiş sabahı çok sayıda kirpi donmamak için hep birlikte ısınmak üzere bir araya toplanır. ama kısa süre sonra oklarının birbirleri üzerindeki etkilerini görüp yeniden ayrılırlar. Isınma gereksinimi onları bir kez daha bir araya getirdiğinde okları yine kendilerine engel olur ve iki kötü arasında gidip gelirler, ta ki birbirlerine katlanabilecekleri uygun mesafeyi bulana kadar. Bunun gibi, insanların hayatlarının boşluğundan ve tekdüzeliğinden kaynaklanan toplum gereksinimi onları bir araya getirir, ama nahoş ve tiksinti verici özellikleri onları bir kez daha birbirinden ayırır."
Biz toplumsuz yaşayamayacak kadar aciz bir hale gelmiş bir insan çağındayız. Hatta o kadar içindeyiz ki bunun, binaların kapattığı gökyüzüne günde kaç defa bakabilip/bakıp bir şahsiyetimiz olduğunu, bize söylenenlerin dışında, yapmamızı istenilenlerin dışında (okul, askerlik, evlilik, emeklilik) bir hayat görmüyoruz. Böyle diyoruz, böyle, bu kadar. Yaşamak denince 'geçinmek' kavramından öteye, bundan öte bi ideale ulaşamıyor düşüncelerimiz. "Yaşamak" demekle "geçinmek" kavramlarını o kadar birbirine soktuk ki (aslında o kol düğmeli adamlar soktu bizi bu duruma) biz yaşamıyoruz, geçiniyoruz. İstem olmadan yaşayış, yaşama çabası olmaz. Bizim istemlerimiz 'geçinmek'le sınırlı. Hani bazıları seyrediyor hayatı en önden diyoruz ya,  problem onların seyretmeleri değil, bizim onları kabullenmemiz. Örgütsüz bir halkta ezilmeye mahkûmdur. Onların neden orada, bizim neden burada olduğumuzu soran bazı insanlar ise, bize bile ne olduğu anlatılmadan onlar tarafından bize karşı lanetlenip öldürüldü. Aslında toplumdan çıkıp şahsiyetin kendi ilmini nasıl aşacağını konuşmak lazım.
'Asıl biz', gün boyunca yaşamaya, 'diğer biz' gün boyunca geçinmeye çalışıyor. Çok azımız gerçek  isteklerimizi beyan edebiliyor veya davranışa geçirebiliyoruz. Sabah kalktığımız andan beri yatana kadar susmak bilmeyen o iç benimiz/sesimiz, bizim hayatta her gün uyduğumuz kurallara neden uyduğumuzu, neden toplumsal kurallar dahilince ilerledigimizi ve risk almadığımızı sorup duruyor. Yani içerdeki adam bambaşka bir dünya kuruyor yaşarken, bizse bizim önümüze düşen dünyayı kısıtlarınca yaşıyoruz. Biz, bir değişim istiyoruz evet. Hatta öyle bi değişelim istiyoruz ki, bir daha değişmek zorunda kalmayalim istiyoruz. Ama biz gerçekten değişmek istesek gerçekten bunu yüreklice istesek, şu anı bile boşa geçirmeden kalkar başlarız. Ama belirli bir yalnızlığa ve çöküntüye o kadar alışmışız ki, bunu rahatlık olarak algılıyoruz. İnsanlara, arkadaşlara kirpinin sıcağı istemesi misali yaklaşmamız ise yalnızlığı aldatmamız.  Asıl arayışı, mutluluğun pınarını hep uzak gelecekte olacak olan 'şey'den bekliyoruz. Tıpkı ölümü de şuan bizden çok uzak bir gelecekte bizi beklediğini düşündüğümüz gibi. Zincirleme hayaller kuruyoruz. Bir şeyler olduktan, sonra o olduktan, sonra o olduktan sonra hedefe varacağımızı tembihlemişiz kendimize. Ama söylüyorum, bizi bizden başka kimse değiştiremez, ne cafcaflı bir söz ne de bir sevgili. "Geçinmek" ile ilgili hiçbir şey için tam manasıyla motivasyonumuz yok. 'Asıl biz' olan "yaşamak" bunu elimizden alıyor, ve haklı da. Elimize geçen her 100 tl yi hangi en değerli biçimde harcayarak kendimizi mutlu edebiliriz ki? daha kaç 100 tl arayışı ile "geçinmek" yerine "yaşam" elde edebiliriz? Biz o her 100 tl yi belki "yaşamak" alabiliriz diye kazanıyoruz ancak elimize geçen bir tutam "geçinmek".
Hayatı ve yaşamanın ne olduğunu bilmiyoruz. Hayatın bize sürekli bir şeyler borçlu olduğu hissiyatının hırsıyla, elde edemediğimiz şeylerin nedenlerini bile sorgulamadan küfredip geçiyoruz. Toplum içinde bize bahşedilen statü, sıfat, ünvanlara yani kelimlere o kadar bağlı kalmışız ki, bunlar için yaşıyoruz ve  ancak bu şekilde bir "yaşam" elde edebileceğimizi düşünüyoruz. Ölene kadar da bunun sınavlarına girip çıkıyoruz. Sonunda sadece bir yaşam sahibi olabilmek için sonuna kadar 'geçiniyoruz'/geçindirilmeye zorlanıyoruz.
Tarih bizim gibileri yazmayacak. Bunu aklınızdan çıkarmayın. Unutulacağız. Eğer risk almadan yaşamaya devam edeceksek, bize onun bunun dediği hayat rehberini takip edip hayatı ezberleyip 'geçinmeye' devam edeceksek, "tarih bizi yazmayacak". Mutluluk hep kaçan bir balık olarak kalacak. Mutluluk "yaşamaktır".

17 Eylül 2015 Perşembe

İslam - Kapitalizm İlişkisi ve Komünizm Nefreti Üzerine

bana göre,

öncelikle tanrıya yapılan gördüğüm bir eleştirileye cevap vereyim;
-eğer allah varsa, islamiyet doğruysa bu kadar boş yere zulüm , işkence gören, bataklıkta, savaşın içinde doğan, tecevüze uğrayan çocuğun, gencin, insanın ne gibi bir günahı var?

+bütün bunları yapan zaten tanrı değil, insan. insanın yaptığı zulüm inanca göre zaten cehennem denilen yerde görülecek. insanoğlunun yaptığı bütün bu işkence ve zulüm "özgür irade" sonucu. kader ise farkındalıksız bir şekilde orada dünyaya gelen insan talihsizliği. insanın sadece seçim yapamadığı olgular "kader" olarak nitelendirilir. mesela anne-babası, akrabaları, doğduğu toplum. bu seçilimler arasında, özgür iradesi ile iyi-kötü arasında seçim yapar.
bir çocuğun savaş ortamında doğması, anne-babasının özgür iradelerinin sonucunda ortaya çıkan durumdur. burada yine tanrının bir kusuru yoktur.

öncelikle insan beyni neden inanç üretir? sorusunun cevabını kitabından alıyoruz;
"tıpkı bedenin hamağa uzandığı zaman, barfikse asıldığı zamandan daha rahat olması gibi, beyin de kuşku duyduğu zamanlara kıyasla inanç duyduğu zaman daha rahattır..."

insan karanlıktan korkmaz, onun içindekini bilmediğinden korkar.
insan yükseklikten korkmaz, düşmekten korkar.
insan sevmekten korkmaz, sevilmemekten korkar.
yani insan, anlamadığı sonucunu kestiremediği, bilmediği şeyden korkar.
o yüzden tv'deki bütün din hocalarına, tüm inananlar en ufak saçma sapan sorusu olsa dahi soruyor.
o yüzden ki tüm insanlar islam'dan önce anlayamadığı güneşe, bilmediği ay'a, biraz farkındalıktan sonra hiç görmediği o tanrı'ya inandı.

din kötü birşey değildir. aksine din güzel birşeydir. her ne olursa olsun iyilik yapmayı pompalayacak bir olgu var. iç huzurunu psikolojini düzeltebilcek, sana bu koca evrendeki anlamsızlıkta sana huzur verecek bir olgudur din.

ancak salt gerçekliği, iyiliğinin ödüllendirilmeyeceği, kötülüğün cezasız kalacağını bilerek ve sırf bu yüzden dua'ya yani başka birinin iyiliğine muhtaç olmadan yaşayabilmek yürek ister. şuan elinde ne olduğuna bakıp şükredenlerin yerine, elinde ne olmadığına bakıp neden diğerlerinde varken sende olmadığını sorgulamak yürek ister.

hz.muhammed, bana göre ondan 1000 yıl önce yaşamış olan platondan daha salak değildi. aksine onun kadar akıllıydı. düşünün hz.muhammed'ten 1000 yıl önce insanlar var ve çok zekice şeyler yazabiliyorlar. evet hz.muhammed'in bir filozof olabileceğini düşünüyorum. mağaraya girip derin düşüncelerinin ürünü olduğunu düşünüyorum kur'an'ın. tıpkı yeri gelince ayetleri değiştirmesi gibi. (bkz: nesh)
nasıl ki şuan nietzsche'nin "tanrı öldü" sözü kafa karıştırıyorsa, hz.muhammed'in "tanrı var" kasti kafa karıştırıyor. bu işlem sadece "buyurun tanrı'ya inanın o var gördüğünüz gibi kitap yolladı." kadar kolay olmamış tarihten anlaşıldığı üzere. allah adına islamiyeti yaymak, bunun gerçek din olduğuna insanları inandırmak, kendi islam topluluklarına insanları çekmek ve o kurallara göre yaşamalarını istemek hz.muhammed'in asıl işiydi. yani bir "kitap peygamberi" olması asıl mesele değil.

evet, tanrı belki insanın yazıyı bulmasını, biraz akıllanmasını istedi kendini direk beyan etmek için. islam'a göre, şeytan ve tanrı'nın tartışmasının ürünü olan dünya ve insanlık, neden bu kadar yıllık insanlık tarihinde gerçek dini bunca zaman bekledi. şimdi bana hristiyanların, musevilerinkinin de doğru olduğunu söyleyen müslüman çıkabilir. yapma kardeşim bi tarafta vaftiz bi tarafta sünnet, bi tarafta şarap serbest, ötekinde içmek cehennem suçlarından. yahudilerdeki kutsallık anlayışı ve armageddon senaryosuna'da inanmadığını biliyorum.

yani bu durumda kimse kimseyi kandırmadan yazalım, kur'an'da bahsedildiği için müslümanlar diğer kitaplara inanırlar. ama o kitapların içinde verilen direktiflere zerre inanmazlar, değiştirilmiş olduğunu felan söylerler veya son kitapta ne yazıyorsa o dur, diğerleri geçersizdir derler. sanki tanrı, insanoğlunun zaman algısında hareket ediyormuş gibi canı sıkıldıkça vazgeçip şarabı yasaklıyor, arada nesh yapıyor ya.

şimdi gelelim islam dininin aslında nasıl bir "kutsal din" olmak yerine, "toplumsal yasa" olmasına. öncelikle şunu söyliyeyim. islam dini bir yönetim biçimi ve ideolojidir. tıpkı demokrasi, komünizm vs gibi.

ideolojilerde ve toplumlarda ödül-ceza sistemi net bir şekilde beillidir. kötülük yaparsan hapse girersin. iyilik yaparsan bulunduğun çevre dahilinde saygı, sevgi cinsinden mükafatlandırılır.
islam dinin de ise bilindiğin üzere cennet ve cehennem var.

peki cennette vaadedilipte dünyada olmayan şey nedir ?
yada şöyle gidelim, zenginin elde edemediği cennette olan dünyada olmayan şeyler nedir?

“cennet, mü’min ve muttakiler için mükâfat olarak hazırlanmış ebedi kalacakları bir meskendir.”
tevbe 72, furkan 15
-bu o zamanın zenginini inandırmak için.

“orası güvenilir bir makamdır.”
duhan 51
- zengin için dünyada var.

“altından ırmaklar akar.”
bakara 25, âl-i imran 15, 136, nisa 57
- zengin için dünyada var.

“cennette elbiseler ipek ve atlastan olup yeşil renkli, altın ve incilerle bezenmiş haldedir.”
hac 23, fatır 33, duhan 53
- zengin için dünyada var.

“cennette altın ve gümüş bilezikler takılacaktır.”
kehf 31, fatır 33, insan 21
- zengin için dünyada var.

“cennet ehli oraya babalarından, eşlerinden ve çocuklarından iyi olanlarla birlikte girer.”
ra’d 23, yasin 56
-zenginin çocuğu kötü olsa bile en iyi yerde yukardaki tüm şartlara sahip olarak yaşar.

“cennette hurilerden eşler vardır. o huriler ki yeni bir yaratılışla yaratılmış, bakire, göğüsleri tomurcuklaşmış, yalnızca kocalarına bakan ve onlara âşık, saklı inciler gibi iri gözlü, gün yüzü görmemiş yumurta gibi bembeyaz, çadırlar içinde ve tertemiz, yaşıt sevgililer halinde olcaktır.”
vakıa 22, 23, 35, 37, nebe 33, saffat 48, 49, rahman 72, nisa 57
-zengin için hurilerden daha güzel kadınlar var. istediği zaman threesome yapan bir insan olduğunuzu hayal edin, yada etmeyin zengin yapıyor. cennette bu yüzden "hayali" bir nevi valhalla.

“oranın yemişi ve gölgesi süreklidir.”
ra’d 35
-zengin için istediği meyve, istediği mevsimde vardır.

“berrak, içene lezzet veren, sersemletmeyen ve sarhoş etmeyen içkileri vardır.”
saffat 46, 47
-daha iyisi var. yalnız bune lan sarhoş etmeyen içki varmış meyve suyu yani.

“çeşitli meyveler vardır.”
yasin 57, zuhruf 73
-daha açık olur musunuz hz.muhammed bey.

“cennet ehlinin canlarının istediği kuş etleri vardır.”
vakıa 21
-islamiyet topraklarının zamanında avcılık sıkıntısı çektiğinin göstergesidir. insanın hem etçil hem otçul olmasındaki göstergelerden biri. zengin için et mi? peh kuşta neymiş.

“cennette acıkmak ve susamak yoktur.”
ta-ha 118, 119
- bu güzelmiş. yalnız aç olmayan bir insanın istek mekanizması neden az önce yukarda yazdıklarını istesin. neden vaat edilmiş öncekiler. uyuma denen bir şey olmasa, insan uyur mu? insan acıkmasa beslenir mi? bunlar zevk işi değil, yaşam faaliyetlerini sürdürme işidir. gerkesiz ve bana göre direk uydurma bir cennet bilgisidir.

“orada ehlinin canlarının istediği ve gözlerinin hoşlandığı her şey vardır.”
zuhruf 71
-kadın, doğa, yemek..?zengin için var. insan farkındalık sahibi olduğu şeyi arzular. mesela ben scarlett johansson'ı hiç görmeseydim onu düşleyip isteyemezdim.

“bahçeler ve üzüm bağları vardır.”
nebe 32
- zengine var.

... diye gidiyor. yani elde edilmesi teknik açıdan imkansız olan şeylerin vaadedildiği bir toplumun, bunların idealleri ile eyleme geçirilmesinden başka birşey değildir din savaşları.

birazda toplumu oluşturduktan sonra yapılmasını zorunlu kıldıkları birkaç şeye bakalım.

Zekat Vermek;
uzaktan bakınca ne kadar da tanrısal, iyilikten başka bir amacı olmayan uygulama gibi duruyor değil mi? zekat vermenin, zengin bir iş adamının bir derneğe 10 bin tl bağışlamasından bir farkı yoktur. zengini fakir etmez, ama fakiri susturur. bütün müslüman toplumları zekatı şöyle bilir;
altın ve gümüşün değerinin 40'ta 1'i. tarladaki ürünün 10'da 1'i.
şimdi ne anladınız bu cümleden.
değerli eşyadan az, tarladakinden fakire 10 da 1.
zekat vermek, bir nevi fakirin zengine saldırmasını önlemek, ayaklanmasını engellemek içinidir.
yahu bir din düşünün ki, tüm insanlar eşit olmalıdır diyemiyor, demiyor.

Oruç Tutmak;
yine her zaman olduğu gibi fakirin zengine ayaklanamasını durdurmak içindir. oruç tutmak fakirin halinden anlamaktır diye geçer. sanki fakirin hali 13 saat aç kalarak anlaşılacakmış gibi. ha bide iftar anında pastırmalara, etlere saldırmakta garip. sanki fakir adam karnı doyarken öyle zengin çeşitli sofrada yemek yiyor. oruç tutmak, fakirleri kandırmaktan başka birşey değildi zamanında. şuan zaten garip bir kültür halini aldı. oruç tutarsın, akşamına hayvan gibi etini, baklavanı yersin, fasıllar eğlenceler yaparsın, fakirde neymiş?
öncelikle sen böyle birşeyi dinin en merkezi noktalarından birine koyarak "zengin-fakir" ayrımını kabul edemezsin. paranın varlığının etkisi gün gibi açıkça görülmektedir. para dine karışmıştır. o andan itibaren paraya muhtaç olarak yaşayan tek canlının insan olduğu apaçık görülmektedir. insan icadı olan bir nesneyle toplumları korkularından yakalayıp yönetmek muhteşem bir fikir. hz.muhammed'e saygılarımı sunuyorum.

Hacca Gitmek;
yahu son kitap diyorsunuz. önümüzdeki 5 milyon yıla hitap edecek diyorsunuz. bugün türkiye'deki hangi müslüman hac vazifesini yapabiliyor. bir diyanet soyuyor, bir hava yolları, bir araplar. fakir olanada neymiş efendim gerek yokmuş gitmesinmiş. müslüman devlet değil misin? gönerdesene bedavaya herkes vazifesini yerine getirsin. ama yok. din üzerine değil, para üzerine kurulmuş insanlık. oraya gidip taşladığın şeytan, aslında para. oraya gidip acılarını, sorunlarını aktardığın bir çok şey o şeytan zannettiğin para yüzünden.

islam veya dinler, kapitalist toplumunların zeminini hazırlamıştır. hani solcular veya komünistler allahsız olarak görülür ya, bence siz onu bu adamlar paranın getirebileceği kapitalistler etkenlere, insanların eşit olma düşüncesine, özel mülkiyetin olmaması fikrine karşı olduğuz için bu insanları suçluyorsunuz.

Nietzsche'nin insanlar hakkındaki güce tapma fikrinede saygı duyarım. onu da paylaşıp, insandaki "tapma ve güç istemi, efendi olup toplumları yönetmek" sonucunda doğan islamiyet konusundan uzaklaşayım...halifelikten tut müslümanların kraliyet ailelerine... islam dini paranın, gücün bir oyunudur.

nerede canlı buldumsa,
orada itaat hakkında konuşulduğunu da duydum.
her canlı aynı zamanda bir itaat edendir.

ve şuydu ikinci duyduğum;
kendi kendine itaat etmeyene, emredilir!
böyledir canlıların doğası...

ve kendi kendine emir verdiğinde de;
o zaman da ödemelidir, kendi emrinin bedelini.
kendi yasasının yargıcı ve celladı
ve kurbanı olmak zorundadır.

''peki nasıl olabiliyor bu ?'' diye sordum kendime.
canlıyı itaat etmeye ve emretmeye
ve emrederken hâlâ itaatkâr olmaya ikna eden nedir ?

dinleyin şu sözümü ey en bilgeler !

nerede bir canlı gördüysem
orada güç istemini gördüm;
ve hizmet edenin isteminde bile,
efendi olma istemini gördüm.

zayıf olanı güçlü olana hizmet etmeye ikna eder istemi, daha da zayıfların üstünde efendi olmak isteyenin;
bir tek bu zevkten mahrum bırakamaz kendini.